9 Ağustos 2023 Çarşamba

berlin'de 2. sene???


 hayatımın bir kısmını yurt dışında yaşayacağımı hep biliyordum. hep bir yolculuk içerisindeyim zaten, ailem uzun süre aynı evde oturmadı mesela. taşınmak hiç bana uzak bir kavram olmadı. 


berlin benim için önce bir rüyaydı. hayatımda bu kadar tuhaf ve özgür insanı bir arada görmemiştim. uyum içinde bir uyumsuzluk sürüyorlardı ve ben de onlarla birlikte bu hengamenin içinde olmalıydım. tüm hazırlık süreci toplamda 3 senemi aldı. ne yeteri kadar para biriktirebildim ne de almancayı tam öğrenebildim, ama 2021 yılının sonunda berlin'e giriş yaptım ve bu yeterliydi.
 
 

ilk bir ay kendime ait bir yatağım bile yoktu. bir ailenin 2+1 evinde misafir oldum. kendi bütçeme göre bulduğum tek oda şehrin dışındaydı ve paylaşımlıydı. muhafazakar bir evdi, içki ve sigara yasaktı. yurt odası çıkana kadar dişimi sıktım. 6 ay sonra bir mucize oldu. şehrin en sevdiğim kısmındaki yurtta kendime ait bir odaya terfi ettim, üstelik oda daha ucuzdu. 

 

ilk bir ay bir işim yoktu ve çok az param vardı. ana dilim ingilizce olmadığı için 3 senelik öğretmenlik tecrübem kimseyi etkilemedi. evime en yakın hamburgerciye başvurdum. bir ay sonra sigortalı eleman olarak asgari ücretle çalışmaya başladım. işimi sevmek için kendimi zorladım. dişlerimi o kadar sıktım ki unufak olup toza dönüşecekler diye korktum, ama hepimiz sandığımızdan daha güçlüyüz. aynı hamburgercinin başka bir şubesine üniformamı geri teslim ettiğim gün hayatımda hiç olmadığı kadar hafif hissettim. güneş yüzüme parlıyordu ve önümde yepyeni bir yol açılmıştı.

 

bir aydır bambaşka bir sektörde çalışıyorum. burada daha çok yabancı çalışıyor ve insanlar daha uyumlu. bugün ilk defa paniğe kapıldım ve tuvalette ağladım. yaptığım hatayı tam bilmiyorum, kimse söylemedi ama umarım işime mal olmaz. sürekli sakin olmam için söylenen telkinler duyuyorum ama kaybedecek o kadar çok şeyim var ki.

 

bu iki senede çok şey öğrendim. hem berlin ile hem de kendim ile ilgili. bu şehrin kültürü hedonizme çok yatkın, insanları kaba ve bencil, havası gri ve itici. ama akıntıya karşı gidenlerin şehrinde ana akıntı buysa, buna da karşı olan insan sayısı bir hayli fazla. çok köklü bir dayanışma kültürü var, ucuza ya da bedavaya ikinci el ürün verip almak çok yaygın.

 

yurtdışına nasıl kapak atılır, ben onu yazmayacağım, internette yeterince bilgi var çünkü. araştırıp kendi yolunu çizmen lazım. ben kafamın karışıklığı hakkında yazmak istiyorum biraz. büyük şehir yaşamında stres ve şiddet daimi. benim başa çıkma yollarım masum, o açıdan değişmedim, sadece artık ne yaptığımı biliyorum. zararlarını bilsem de yapmaya devam ediyorum çünkü masum bir bağımlılık ta bağımlılıktır. 

27 yaşındayım. okulumdan, evimden, işimden memnunum. hayatımda ilk defa tutkuyla seviliyorum. ama bunlar bir anda elimden kayıp gidecekmiş gibi hissediyorum ve bundan hiç memnun değilim.

18 Nisan 2020 Cumartesi

15 dakikalık yazılar 2 - balıkçı

perşembe günü akşamüstü dersim vardı, ben de yazmayı dersten sonrasına erteledim ve UNUTTUM dkjfkfjd bu yüzden 2. yazı cuma gününün yazısı. garip bir şekilde bu öykünün asıl dili ingilizce, buraya yazarken aynı anda çevirmiş oluyorum, yani aynı yazıyı okumayacaksınız ne yazık ki dkfjfk

17.04.2020
Bir balıkçının hayatı nispeten basittir. Güneşten önce kalkarım (hem de alarmsız, bu noktaya nasıl geldim bilmiyorum), ağı ve oltamı alırım, köpeğe bakarım, ve çok ses çıkarmadan tekneye giderim. Su ilk başta sığdır, bu sebepten olacak köylüler yazın burada yüzmeyi severler. Kimse boğulmaz. Tekneyi iterim, kalan gücümle de kendimi tekneye atarım. Başucundaki küçük lambayı açarım, güneş de birazdan doğar zaten. Güneş artık eskisi gibi bir problem değil benim için. Bembeyaz ve soluk tenim artık bir ıstakozun kırmızı, sert kabuğunu andırıyor. Bunca yıldan sonra hala ülkemde çok popüler olan bronz tene erişemedim. Bunun sebebi sanırım genlerim, çünkü benim tam tersime Anna her yaz bir tanrıça heykelini andıran altın bir tene bürünüyor. 

Her gün şafak sökerken hava o kadar canlı ve taze oluyor ki. Birkaç şapşal balığı yakalama umuduyla ağı atıyorum. Öğlene kadar buradayım, bu yetmezse de akşam vakti bir kez daha çıkmam gerekecek. Balık yakalamakta pek iyi sayılmam, ama ya burada kalacaktım ya da pamuk tarlasına gidecektim, ben de denizde karadakinden daha iyiyimdir. Deniz ve bahçedeki ağaçlar sağolsunlar bize yeteri kadar yardımcı oluyor. Eğer her şey benim işgücüme bağlı olsaydı sıçmıştık, ve Anna'yı asla buna maruz bırakmak istemezdim. Ondan önce ben hep zayıf, sıska olandım. Akıntının beni alıp götürmesine hazırdım. Deniz beni aldıktan sonra gördüğüm ilk şey oydu. Köyde boğulmayı beceren tek mal bendim. Fazla açıldığım için boğulmuştum. Beni denizin diğer tarafına çekmişler, ağzımdan ve burnumdan kan püskürte püskürte sürüklendiğimi hatırlıyorum. Anna beni bulmuş. "Bu kader", dediler. "Kadere karşı gelme, yoksa lanetlenirsin" dediler. O zamanlar sadece aptal bir turisttim, kaderin ne olduğundan ve geleneklerden pek haberim yoktu, ama lanetli doğduğumu hep biliyordum.
Babamı ve abimi hayal kırıklığına uğrattım. Annemi defalarca ağlattım. Dünyanın en işe yaramaz, en ipe sapa gelmez insanıydım. Sonra boğuldum ve Anna'yı buldum, o da bana yaşamam için bir sebep verdi, karşılığında tek istediği ise şapşal bir köpek yavrusuydu. Anna'yla evlenerek babasından kalan eve ve zeytinliğe sahip oldum diye bana şanslı dediler, ama bilmiyorlardı ki evlenmemizin tek sebebi Anna'nın kendisiydi. O evsiz de olsa yine onunla evlenirdim ve umurumda da olmazdı.

Anna evi ve zeytinliği çekip çeviriyor, ben de ona yapabildiğimce yardım ediyorum. Ona göre bizim gibi aklı meşgul olan insanlar kendilerine bir iş yaratmak zorundaydı, bu yüzden o bir çiftçi oldu, ben de bir balıkçı. Yıllarca ellerinle çalıştıktan sonra ölümün hasretini bırakıp tüm basitliğiyle yaşamaya başlıyorsun. Ciğerlerini tatlı yaz havasıyla doldurmak. Saniyeler önce ağaçtan kopardığın meyveden koca bir ısırık almak. Soğuk, rüzgarlı bir sabah ilkbaharın habercisi çiçeklerin açışına uyanmak. Sallanan kuyruğuyla sana doğru gelen köpek. Onun saçlarımda dolaşan nazik elleri. Ben bir zamanlar lanetli bir ölüydüm. Artık yeniden doğdum. 

15 dakikalık yazılar 1 - günlük

okulların kapatıldığı, doğal olarak benim de işe gidemediğim 16 marttan beri malum durumdan kendimi korumak için sosyal izolasyon uyguluyorum. bu süreç esnasında yakın arkadaşlarımdan birinin vatzap grubumuzda yazıya yeniden başlamak istediğini söylemesi üzerine diğer bir arkadaşım her gün 15 dakika boyunca yazmayı önerdi, ben de çarşambadan beri bunu uyguluyorum, şimdiden 1 gün fire verdim bile sjfhfjf yazıları burada paylaşayım, zaten okuyan az bari bloga bir hareket gelsin diye düşündüm. bu 15 dakika 'challenge'ını daha ne kadar uygularım bilmiyorum ama şimdilik bir gün daha fire vermeyi düşünmüyorum. işte ilk günün yazısı:
15.04.2020
Dün G. yazı yazmaya tekrar başladığından bahsedince şu her gün 15 dakika bir şeyler yazma fikri benim aklıma yerleşti. Genellikle böyle bir anda başladığım şeyleri bitiremem, ama şu an çok vaktim var. Üstelik ileride bir yazar olmayı istiyorsam, yazmak benim için bir alışkanlık olmalı.

16 Mart'tan beri "ev karantinası" altındayım. Okul da kurs da kapalı. Pazartesi bir seviye sınavı için derslerime başladım. Sürekli annemlerle olmak canımı sıkıyor. Özellikle annem içince sürekli bana sarıyor. 1-2 hafta daha dişimi sıkmam lazım, Ramazan gelince içemez. Sarhoş insanları sevmiyorum, bir de annem olmayan hayatıma dair tüm detayları merak ediyor ve benim de yetişkin bir birey olduğumu anlayamıyor. 18 değil, 21 değil, 24 yaşındayım ne de olsa (ne yazık ki)

Ruhum sıkılıyor. Tam hayatım düzene girmişken ve geleceğim tekrar parlak gözüküyorken bu salgın patlak verdi! Yazın uğraşmam gereken bir ton evrak işi olacak, bir de geçen seneki gibi olmasın diye erken başlayalım demiştik. Zaten hayatımda nadiren şeyler yolunda gider. Eskiler her şey olacağına varır demiş ama istediğim gibi olacağına varsa keşke.

Son beş dakika. Bugün bu aralar ne yaptığımdan ve bana etki eden şeylerden bahsettim. Yarın ne yazarım, hatta yazar mıyım o da belli değil (YAZMADI). Bir ara günlükten kurguya dönsem fena olmaz. Sonuçta bir kurgu yazarı olmak ve insanları gerçeklik denen işkenceden bir süreliğine de olsa kurtarabilecek bir dünya yaratmak istiyorum. Ünlü olmak, sevilmek, takdir görmek de istiyorum. Bu anormal mi? Yani, herkes içten içe bunu istemez mi zaten? Sadece çaresiz olmamak yani tek hayat amacın buymuş gibi davranmamak lazım. Ben de öyle biri değilim zaten.

10 Ekim 2019 Perşembe

resmi depresyon açıklaması

hayatımın büyük bir kısmını okulun rutini içerisinde geçirdim, ve hayatımın büyük bir kısmında okulla aramda bir sevgi-nefret ilişkisi vardı. okumayı ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyordum, ama okulda doğru düzgün arkadaşım yoktu, benimle dalga geçen birileri hep oluyordu, ve matematikten nefret ederdim. böyle böyle liseyi bitirdim. üniversitede ilk başta bocalasam da sonrasında okulu çok sevdim ve okulun bana yaşamak için, umut etmek için, devam etmek için bir amaç verdiğini hissettim. bir dönem uzatarak mezun oldum ve asıl mezun olduğum sene üniversitemin güzel şehrinde kalıp okula benzer bir rutin gerektiren dil kursuna başladım. aylar hayatımda ilk defa bu kadar uzun geçti. bazen kaygıdan uyuyamıyordum. yeniden kabus görmeye başladım. 

iki senedir en çok istediğim şey, hayallerimdeki şehir olan berlin'de çok sevdiğim bölümümde yüksek lisans yaparak akademiye adım atabilmekti. kabul aldım hatta kayıt oldum ama bir bursa başvurmamıştım. annem kredi çekmek istedi ama alabildiği kredi 3 bin euro etti. babam sürekli bir işe girip geri çıktı. dört gün sonra dersler başlayacak ve vizem hala çıkmadı. vizem çıksa da gidemeyeceğim çünkü elde avuçta para yok. her şey olabilecek en kötü şekilde gitti. mızmızlanmak gibi geliyor ama açık bir yara gibiyim. işe girip bir sene daha para biriktirip tekrar başvurmak züğürt tesellisi gibi geliyor. facebook'ta humans of new york'a çıkmayı çok isterdim. humans of new york şu aralar berlin'de. 

herkes bir şeyler yapıyor. bir yerlere gidiyor. ben hariç. yararsız bir aptal gibi hissediyorum. kimseden yardım istemiyorum. bu benim suçum. ailemin birikmiş bir parası olmadığını biliyordum ama devam ettim. şimdi ektiğimi biçiyorum. günlerdir evden çıkmıyorum. annem ve babam dışında kimseyle konuşmak istemiyorum. bir de twitter'dan yazdıklarım var ama o konuşma sayılmaz. arkadaşlarımın hepsi farklı yerlerde. durumu açıklamak çok üzüyor. hayatım bitmiş gibi. bazen hiç doğmamış olmayı diliyorum. biliyorum çok aptalca. koca bir çocuğun mızmızlanması gibi geliyordur belki. okula durumumu yazdım ve hala cevap vermediler. hiç kayıtlanmasına rağmen gitmeyeceğim, donduramıyorum da diyen başka bir salak olmuş mudur acaba? günlerimi inkar, kaçış ve mutsuzluk içinde geçiriyorum. öğretmenlik ilanlarına başvuruyorum. koca bir sene daha böyle geçecek. gelecek nisan'da yeniden başvurduğumda okul beni yeniden kabul eder mi? sanmıyorum. tekrardan motivasyon mektupları yazmam gerekecek, ve daha kötüsü tekrardan hocalarıma gidip tavsiye mektubu dilenmem. boş bir hayalin peşinde koştuğumu düşünecekler. boş bir hayalin peşinde koşuyor olmaktan çok korkuyorum.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

dünyanın en boktan yazı belki de birinci

okulun ikinci dönemi boyunca yani şubat'tan haziran'a kadar geçen süre içerisinde 75 kilodan 84 kiloya çıkmışım, çünkü yurttaki yemek saatlerini kaçırıyordum ve spora zamanım yoktu ancak yemeğe harcayabileceğim param mevcuttu. kilolu olmaktan nefret eden ve tlc'deki ağır yaşamlar fragmanını izleyemeyecek kadar şişman olmaktan (yani çirkin olmaktan, sevilmemekten) korkan biri olarak bu durumu değiştirmek istiyordum ve spora başladım. spora haftada en fazla 4 gün gidebiliyorum (haftada 5 gün açık) ve çok yiyorum. dışarıdan yemek söylemeyi azaltsam da tamamen bırakmadım, en fazla haftada bir cips yiyorum ve geri kalan her günde çikolatalı bir şeyler yemeyi ihmal etmiyorum. kafeinsiz ayakta duramıyorum, sürekli yorgunum, hiç mutlu hissetmiyorum. annem ve erkek arkadaşı sanki her gece içmiyorlarmış gibi sürekli "çok yedin, çok yiyorsun, kilo aldın" diyorlar iyiliğimi düşündükleri için :))))) en son "sen saldın her şeyi, tüm gün internettesin, hiç bir şey yapmıyorsun" temalı bir konuşma geçti, hatırlamak midemi bulandırıyor. annem "benimle hiç konuşmuyorsun" diyor sürekli. aşırı çalıştığı ve yorgun olduğu için çok tahammülsüz ve beni anlayamıyor. 3 - 4 sene sonra antidepresansız ilk ayım. annemle konuşmak istemiyorum çünkü sürekli aynı şeyleri söylüyor, "güçlü olacaksın, bunlar bahane değil, ben yemem bunları"... kimseyle konuşmak istemiyorum, evde yalnız kalmak istiyorum. libidom tavan yaptı. kendim başka olmak üzere kimseye katlanamıyorum. yüksek lisansa kabul edilebilmek için almanca ve ielts çalışmam lazım ama yapmıyorum. kendimi hiçbir şekilde geliştirmiyorum, bazen kitap okuyorum gerçi.
bütün bunları da yardım istediğim için yazıyorum, beni okuyan 3 kişiden biri anlar belki.

hiç hayatınızı değiştirmenizin elinizde olduğu, ama zaaflarınızdan vazgeçemediğiniz oldu mu? aciz misiniz? mal mısınız? ben malım.

29 Mart 2018 Perşembe

mor salkım

işte o salkımlar ksjdkjd ışık berbat olduğu için iğrenç çıktı ama
güzel ve canlı bi renkleri vardı aslında
bugün okuldan eve giderken genelde gitmediğim bir yoldan gittim. yol çitliydi ve bir köşesinde visterya ya da mor salkım denilen sarmaşıklar çiçeklenmişti. boyumun uzandığı bir tanesini kopardım, genelde bunu yapmam çiçeğin dalında güzel olduğuna inanarak ama bugün pek düşünmeden, yorgun kafayla bir salkım kopardım, çiçekleri daha tam açmamıştı. yolun devamında, ana yola çıkarkenki çimlerin üstünde iki koparılmış salkım daha vardı, onların çiçeklerinin çoğu açmıştı, onları da yanıma aldım. bunların hiç birinin çok mantıklı bir açıklaması yok, kokuları da çok güzel değildir ama renkleri güzeldir, muhtemelen o yüzden elimde 3 ince visterya salkımıyla (?) yürüdüm, dolmuşa bindim ve eve gittim. visteryaları su dolu bir bardağa koymayı düşündüm ama odam apartman boşluğuna bakıyor ve güneş almıyordu, yani bu yersiz bir çaba olurdu. sonra annemin bana sürpriz olarak aldığı mor ahşap kapaklı defteri hatırladım. kitaptan kutu yapılıyorsa defterden de yapılır diye düşünüp tam o anda o defteri kutu yapmaya karar verdim çünkü kapakları buna çok uygundu ve yeterince defterim vardı. ama o anda kutuyu yapamazdım, ben de çiçekleri koparıp defterin kapağını kapattım, üstüne 3-4 kitap koydum, haftasonu kutuyu yaparsam visterya çiçekleri orada kuruyacak. tüm bunları yaşarken ve yazarken aklıma başka bir şey de geldi, bu eylemi yapmamın manasızlığı ve çaresiz bir romantik olduğum gerçeği. çaresiz bir romantik dediysem, aklınıza romantik komedi ve ryan gosling hayranı biri gelmesin, gerçi lost river filmini çok beğenmiştim kendisinin. benim asıl anladığım dünyanın tüm kötülüğüne karşı koyamayan ama kalan bir kaç güzelliğe de sıkıca sarılan biri. hayat aslında gayet anlamsız ama ben onu anlamlı hale getirmeye çalışıyorum, umudum da var. tinder'da aşkı arayan biri gibi, bana söylenenden çok da çıkmamışım, kurallar dışında değilim (bazı şeyler haricinde) ama insanlığın geri kalanı için bu alışılmamış, tuhaf.

çok gereksiz ve saçma konuşuyorum değil mi?
bunlar yalnızlığın getirdikleri. kimsenin ve hiç bir şeyin doyuramayacağı bir yalnızlık.

18 Şubat 2018 Pazar

22

Yıllar yıllar önce nasıl bir yetişkin olacağım hakkında çok fazla fikrim vardı, bu konuda çok fazla hayal kurmuştum. Bir kere çoktan zayıflamış olacaktım, güzel olacaktım, dişlerim artık çarpık olmayacaktı. Upuzun saçlarım ve bir sevgilim olacaktı. Her şeyi yerli yerine oturtmuş olacaktım ve süüpppper giyinecektim.

Gerçek biraz farklı oldu.

Hala vermem gereken 20 küsür kilo var, tel taktıramadım ve bu saatten sonra taktıracak parayı da bulabileceğimi sanmıyorum. Çok güzel olduğumu düşünmüyorum, insanlar da beni güzel bulmuyor, ama bu bence benim kendimi nasıl anladığımla alakalı. Yemekle ve özgüvenimle alakalı sorunlarım olduğunu düşünüyorum ama bunları çözecek ne param ne de zamanım var. Bazen sadece zamanı geçirmek için yaşıyorum, bazen saniyelerin geçmemesini diliyorum, bence hayat bunların toplamı, çünkü gereksiz pazarlar olmasa, cuma ve cumartesiye bu kadar büyük bir anlam yüklemezdik sanayi devrimi sonrası tüketim toplumu olarak. Yani iyiyi bilmek için kötüden geçmemiz gerek. Ben aslında ne demeye çalışıyorum? Bundan tam bir ay 7 gün önce 22 yaşıma girdim. Genelde batı kültürüyle haşır neşir olmuş bir insan için yetişkinlik eşikleri 16, 18 ve 21'dir. 16'yken kafam o kadar karışıktı ki hem dibine kadar yaşamak hem de hiç bir şey yapmamak ve yemek yerken boğularak ölmek istiyordum. 18'ken öfkeli ve sarsılmıştım, damarlarımda kanla karışık hırs akıyordu. 21'ken yani geçen sene atacağım bazı adımları biliyordum, bunun getirdiği bir mutluluk vardı, bazı şeyleri kafamda çözmüştüm, çözemediğim ve asla çözemediğim bazı şeyleri de mutluluk hapının etkisiyle unutmayı ve boşvermeyi seçmiştim. Bu üç eşikte de yetişkin hissetmemiştim, şu an da hissetmiyorum. Çocukken bana çok olgunsun derlerdi, şimdi arkadaşlarımın yanında ben çocuksu kalıyorum. Beden ve para dolayısıyla tam istediğim gibi giyinemiyorum ama fena da giyinmiyorum. Stil konusunda risk almaktan çekinmem, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü (genelde) umursamam, bu da 22 yıl için büyük bir kazanç işte. 22 neden bu kadar önemli? Çünkü beni 16, 18 ve 21'in sarsamayacağı kadar sarstı.

Bebekliğini gördüğüm uzak kuzenim şu aralar fıstık gibi bir genç kadın. Muhtemelen bu sene üniversiteye ya da lisenin son yılına geçecek. Çocukluğum artık "şu an" değil, çok sattığı için farklı şekillerde yeniden moda olmuş nostaljik öğelerin toplamı. Kışın üniversiteden mezun olacağım, gerçi o zaman 23 olacağım ama olsun. Anneannemin annemi doğurduğu yaştayım. Hiç öyle hissetmesem de topluma göre bir yetişkinim.  18 bunun başlangıcıydı. 22 de bunun üstünün fosforlu yeşil kalemle çizilmesi demek, belki de bu yüzden bu yaşıma bir blog yazısı adadım. Hala geleceğe dair tonlarla hayalim ve planlarım var, ama her şey giderek daha sınırlılaşıyor. 6 yaşımdayken dilediğim gibi hem aktris hem de bilim insanı olamam, ama 22 yaşımda akademisyenliğe giden yolda ilerlemeyi isterken hobi olarak da drag queenliğe el atmayı düşünebilirim. Ne de olsa yetişkinlik sorumluluk almaktan ibaret, tıpkı annesi çocuğa "hayır daha zamanı gelmedi" derken benim senenin ilk dondurmasını yemeye karar vermem gibi.

12 Kasım 2017 Pazar

erasmus günlükleri 7: berlin çocuğuyum her yerde si

5 ayımı Doğu Almanya'nın en tırt şehrinde, bir Yozgat'ında bir Kırıkkale'sinde geçirdim, canım ülkeme saygımla geldim, post-erasmus sonrası depresyonumsu bile geçirdim, herkese de görgüsüz gibi anlattım (zavallı blog okuyucularım hariç kdhdkdjd, nolur vurmayın gerizekalı olduğumun ben de farkındayım) ve geriye baktığımda en çok özlediğim yer Berlin. Bu yazıya "seyahat yazısı" etiketini koyarken bile garipsedim, çünkü ben çoktan Berlin'i benimsemiştim, genelde büyük umutlar beslediğiniz bir yeri/kişiyi/kurumu/kuruluşu görünce hayal kırıklığınız da o kadar büyük olur ya, bende öyle olmadı. Sokak köpeğini severcesine, ben sidik kokan metro istasyonlarını, bazen çarşaf suratlı bazen snob ama genelde hipster yerlilerini, havanın genelde nemli ve yağmurlu yani çok afedersiniz sik gibi oluşunu da sevdim. Kabul ediyorum getto yerlerine çok girmedim, genelde Kreuzberg, Mitte ve Neukölln civarlarında takıldım, ama bilen bilir oraları güzel yapan da altkültürdür zaten, Berlin'in mimarisi mahvedilmiş ve ikiye bölünmüştür çünkü, güzel yüzünde kocaman bir yara izi olan, sadece siyah giyinen ve sürekli sigara içen dağınık saçlı androjen bir tiptir Berlin, soğuk görünür ama seni içine çeker. Yani en azından benim durumumda öyle oldu, yoksa Erasmus'u beraber yaptığım hiç kimse (DEVRELERİM DİYESİM GELİYOR SKDJDKDFJDK) Berlin'i beğenmedi, çoğunluk overrated buldu, benim ise gözlerimden kalpler fışkırıyordu, Münihli güzeller bana dalga geçen Umut Sarıkaya karikatürleri atıyordu, İzmir bana düşmandı Berlin sevdiğim için, ama ben vurulmuştum bir kere.

Türkçe isimli davetiye mağazasının yanındaki pubda lezbiyen partisi olmasına vurulmuştum. Batı ve doğunun arasına gecekondu diken ve 90 yaşındaki turla gelen ziyaretçilerini selamlayan Yozgatlı amcaya, onu kucaklayan bohemlere, hippilere, ibnelere ve punklara. Herkesin göründüğü gibi olmasına. Chanel mağazasının üstündeki balkondan bakarken ben gülümseyince geri gülümseyen tezgahtar ablaya, ve o mağazanın bulunduğu en ciks yerde lgbti yürüyüşü olmasına. Bangır bangır, utançtan yoksun ama vicdanına sarılarak Berlin caddelerinden geçmeye, fotoğraf çekenleri selamlamaya, yağmurun altında sırılsıklam olup akıllanmayıp hemen o gece terliklerini ödünç veren Brezilyalı kıza sonsuz teşekkür ederek dışarı çıkmak. Her şehrin gece güzel olması ama Berlin'in apayrı güzel olması, parlaması. Herkesin eğlenmesi, dans etmesi, sarhoş olması ama taciz ya da daha kötüsünün olmaması ya da başıma gelmemesi diyeyim, bir de gariptir ki çevremden Berlin'de hırsızlık olayı çok duydum ama benim başıma kendi hatam sonucu çantamı otobüste unutmam dışında hiç bir şey gelmedi, o da şehirlerarası otobüstü zaten.

Bu 5 ay boyunca 4 kere Berlin'e gittim, bir kere de Prag'a ya da Krakow'a gidebilirdim ama oralara sonra gidebilirmişim gibi geldi, bir de ilk gidişim dışında genelde alt kültür için gittim, yani gece hayatı, itlik serserilik dkfjdkfk Kaldığım şehre Berlin'den gittim zaten, sonra bir daha oy vermeye gittim ve beleş yürüyüş turuna katıldım (Alternative Berlin diye gugıllayan bulur), orada Kreuzberg'in meydanı denilebilecek, SO36'nın olduğu caddeyi hayatımda ilk defa gördüm ve kendimi evde hissettim. O gün dönüş otobüsünü kaçırdım, sonraki otobüs 4 saat sonraydı, ağladım, nerenin malı olduğumu sorguladım, komikti ama utanmadım bundan. İkinci gidişimde Almanya'nın kuzeyinde Erasmus yapan arkadaşlarımla buluşup bir hostel odası tuttuk ve şansımıza o gün ayın son cumartesisiydi, yani SO36'nın ikonik Gayhane gecesiydi. Giyindik süslendik ve mekana bir girdik, Serdar Ortaç çalıyordu! Gecenin müziği zaten Türkçe, Arapça, Yunanca, Bulgarca trash pop'tu ve ben de bilerek ve isteyerek gitmiştim ama Avrupa'nın ortasında 2000ler Türkçe pop duymak yine de garip kaçtı, arkadaşlarımdan birinin oda arkadaşı zavallı Koreli kız hayatının en büyük şoklarından birini yaşadı, ben hayatımda ilk defa gece 3'e kadar bir mekanda kaldım, sonra bu rekorumun üstüne de çıkacaktım ve bu yine Berlin'de olacaktı skfhdj Ertesi gün 1 Mayıs'tı ve arkadaşlarım sabahtan yola çıkmışlardı benim ise öğleye kadar zamanım vardı, ben de Doğu Almanya Müzesi'nin yolunu tuttum ve çok eğlendim, bu yazının seyahat tavsiyesi de bu olsun. Doğu Almanya Müzesi'ne gidin, o asansöre binin, Ikea mağazası gibiydi mübarek... Çantamı şehirlerarası otobüste unutarak dev bir mallığa imza attıktan bir hafta sonra Berlin'in en ünlü gay kulüplerinden birinde Eurovision yayını yapılacaktı ve Erasmus devrelerimden biri (kdhfkdhfjkdjkkf) de Eurovision hayranı çıkmıştı, yemekhanede planlar yapıldı ve bir gün içerisinde biletten kalacak yere her şeyi ayarlamıştık, ilk kez kendi gözlerimle bir drag queen gördüm, yanında twink sevgilisiyle gelmiş İsveçli bir dayıyla ve septum piercingli bir adamla kanka oldum. En son Christopher Street Day yani lgbti yürüyüşü için gittim, bombok geçen bir sınav sonrası önce aynı hostel odasında kaldığımız rockstar tribindeki Amerikalıyla, sonra son anda varlığını öğrendiğim lezbiyen partisindeki şirin butch Avusturalyalı ablayla tanıştım, çok hoşsohbet insanlardı ikisi de. Olaysız geçen bir cumadan sonra donuma kadar ıslandığım yürüyüş günü, ve hayatımın en değişik gecesi. Daha önce gitmediğim daha alternatif/goth bir kulübe gitmeyi tercih ettim, pantolonum ıslandığı için eşofman altıyla gittim, ayaklarımda hostel odasında o gün tanıştığım Brezilyalı kızın ödünç verdiği flip floplar, makyaj çantamı kaybettim makyaj yapamıyorum of rezillik dkhfkdjdk Ama bünye ergen, delikanlı, sefayı anca burada sürebilir, durdu mu, durmadı. Gittim kulübe, e hormonlar da var tabii insanlar da güzel, kaynaşma çalışmaları başladı hafiften. 180 boylarında, bebek suratlı, sarı uzun saçlı bir herife yaklaştım, o da bir şey demedi, ilk başta 30 yaşında sonrasında ise gay olduğunu öğrendim, tekrar nerenin malı olduğumu sorguladıktan sonra konuşmaya devam ettik. Yediği dayaktan dolayı burnunun plastik olduğunu, Prag doğumlu olduğunu ama dağlardaki kulübeyi şehire tercih ettiğini, dj olmasının yanısıra resim yaptığını, aşık olmak istediğini ama fazla hassas olduğunu anlattı bana, onu olmayan evime götürüp iyice sarhoş olup dertleşirken yerde sızmak istedim. Hostele döndüğümde gün ağarmıştı. Prag'a gitme planlarım suya düşmüştü, onu bir daha göremedim ama yaşıyla orantısız yüzünü ve çirkin dünyaya meydan okuyan bebek kalbini aklıma kazıdım, onun için en iyisini diledim ve yine yol gözüktü...

Oradayken kaldığım yere Berlin'den gelip gittiğini öğrendiğim biricik hocama sormuştum, Berlin'de yüksek lisans yapma durumum ve şansım olur mu diye, üniversitelerin çok seçici olmadığını, kaldığım yerden daha pahalı olacağını (tabii ki) ama istiyorsam denemem gerektiğini söyledi. Dediklerini kulak arkası etmedim, daha bir sene var mezun olmama ama üniversiteyi de yüksek lisans yapacağım alanı da buldum, bir şeyi çok istediğimde o şey gerçeküstü değilse kendimi otobanda saatte 200 kilometreyle giderek şartlarım, çarparsam öleceğim kesinmiş gibi, öyle oldu şu an. Şartladım kendimi, notlarıma ve kendime odaklanıyorum, tek başıma yaşayacağım küçük apartman dairesinin, sahipleneceğim köpek Bo'nun, seveceğim insanların ve özgürlüğün hayalini kurarak yaşıyorum. Çok uzun ve resimsiz mesimsiz saçma sapan bir yazı oldu, kesinlikle çok geç yazıldı, lütfen beni affedin, ve hayallere inanın çünkü gerçek olmaya o kadar da uzak değildirler.

11 Kasım 2017 Cumartesi

erasmus günlükleri 6: amsterDAMN KAPANIŞ

beni takip eden 5 kişiye özür editi: bu yazıyı ikincisiyle aynı gün yazmıştım ama tamamlayamadım, sonra erasmus bitti ben de bittim zaten, ama hepsini yazıcam söz yapıcam bunu dkhfjkd 

Gece hostele giden otobüsü kaçırmamak için verilen özel uğraş, aşırı yakışıklı uzun beyler, cepte kalan para miktarının giderek azalması falan feşmekan derken 3 günlük Amsterdam gezimde sona yaklaşıyorduk ve ben hala müzeleri tavaf etmemiş, Vincent'çiğimin eteğine yüz sürmemiştim, iamsterdam kartına 70 küsür euroyu boşu boşuna mı vermiştim????? Pazartesi sabahın köründe uyandım, en rahat kıyafetlerimi giydim, hostelde ücretsiz kahvaltı yaptıktan (hostelin en iyi tarafı buydu) sonra merkeze giden tramvaya atladım ve kendime çizdiğim rotanın ilk adresi olan Van Gogh Müzesi'ne vardım, bu 3 partlık dev yazı serisinde işinize yarayacak sayılı cümlelerden biri geliyor şimdi, Van Gogh Müzesi genelde modern sanat eserlerinin sergilendiği Stedelijk ve Amsterdam'ın devasa sanat müzesi Rijksmuseum'a yürüme mesafesinde, yani sanata meraklıysanız Van Gogh veya Stedelijk Müzesi'nden (ikisi yanyana) başlayarak oradan Rijksmuseum'a devam etmeniz yerinde olacaktır. Van Gogh müzesinde karta rağmen sıra bekledim, belki de her gezi sitesinde SABAH 9-10 GİBİ GİDİN yazdığı için olabilir skdjdk müzede inanılmaz bir düzen vardı ve çalışanlar çok güler yüzlüydü, tablete benzeyen audiobook'umu aldım ve başladım gezmeye. Çok kalabalıktı müze ama herşeye rağmen eğlenceliydi, bazı tabloların yanında restorasyon sürecini gösteren interaktif tabletler de vardı, müzedeki çocuklarla onları kullanmak için kapıştık dkfhdkf gezdikçe Vincent'a (amcamın oğluymuşçasına ilk ismiyle hitap etmem jhfkd) olan aşkım kabardı, dinle sanat arasında kurduğu bağlantıya, ailesine özellikle erkek kardeşine verdiği öneme ve önyargılardan uzak bir hayat sürmesine bayıldım, ölüm şekline çok çok çok çok üzüldüm, bir de Yıldızlı Gece'yi göremememe... bu arada tabloyu sorunca aq kültürsüzü dercesine gülümseyerek "o New York'ta yaa" diyen müze görevlisi abi, kalbimdesin... Bir saat filan sürdü ilk müze gezim, sonrasında karşıdaki marketten aldığım ama soğanlı olduğunu bilmediğim tartı tıkındım ve ağız kokum için tüm Amsterdam halkından özür dileyerek cumartesi tanıştığım liseli oğlanın tavsiyesi üzerine Stedelijk'ın yolunu tuttum, orası da karta dahildi, iyi ki de tutmuşum.
 






işte o peluş
Müzede genelde modern sanat eserlerine rastladım, aklımda en çok kalanlar Rineke Dijkstra'nın genç insanları çok basit ancak çok göz alıcı bir şekilde fotoğrafladığı sergi ve Nalini Malani'in Transagressions kısmına ayrılmış bölümdü, özellikle Dijkstra'nın hazırladığı bir video\kısa filmin beyaz peluş halılı, ayakkabısız giremediğiniz bir salonda oynatılması çok güzel bir mola oldu benim için, neden buna ağırlık verdim ben de anlamadım ama güzel bir detaydı dlkfdkfj peluş çok rahattı skfdc Stedelijk devasa bir müze ama keşfetmesi çok eğlenceliydi, tek sıkıntım zamanımın az olmasıydı, gezmek istediğim bir sürü yer vardı ama öğleden sonra olmuştu bile, ben de Rijksmuseum'un yolunu tuttum, kart indirimli giriş fiyatının 15 euro olduğunu bilmeden... Ha buna değer miydi,  Rönesans'tan bugüne devasa bir koleksiyonu olan bir müze, tabii ki değerdi! Rembrandt'ın Night Watch'ını kendi gözlerimle gördüm, Night Watch'ı izleyen binlerce turistle de olsa gördüm, bir de eserlerin yanında yamacında audiobook alamayan fakirler için bakıp sonradan yerine geri koyabileceğiniz açıklayıcı karton tablolar vardı, onları da okuya okuya gittiğim için 10 küsür müze gezme planım suya düştü, Rijksmuseum'dan çıktığımda yetişebileceğim tek yer önünde lokma dağıtıyolarmışçasına bir kuyruk olan Anne Frank'in eviydi, karta dahil değildi ama gözden çıkardım ve iyi ki de çıkarmışım, çünkü tur sonrası ağlamamak için kendimi zor tuttum, önyargısızlığın önemini anladım, dayak yemiş gibiydim hostele dönüş yolunda. Gece için planım yoktu, sözde hostelde uyuyacaktım ve 9 saatlik geri dönüş yolculuğu için enerji toplayacaktım, zaten yarın erken kalkmam gerekiyordu... O sırada Erasmus yapmakta olan üniversitedeki en yakın arkadaşımın da Amsterdam'da olduğunu gece 11 gibi öğrendim ve o saatte ne bok yemeye bilmiyorum ama onların kaldığı Red Light District'teki hostele gittim. Sonrasında gece otobüsünü kaçırdım, panikledim, taksiye de para vermek istemedim ama yapacak bir şey yoktu, ertesi sabah geldiğimden beri ilk defa hava kötüleşti, ben de hostelin oradaki şok'umsu alışveriş merkezinden aldığım piskivitleri tıkına tıkına ostdoyçland canı beni'nin yolunu tuttum. 

28 Temmuz 2017 Cuma

erasmus günlükleri 5: amsterDAMN part 2

yıllar sonra gelen devam yazısı
Nerede kalmıştık? En son çeyrek akıllı kahramanımız nikizort pek ucuz olmamakla beraber merkeze toplu taşımayla 30 dk olan hostelde dinleniyordu... Saat 5 gibi hiç bir müzeye yetişemeyeceğimin bilincinde merkeze doğru yola çıktım, nerede indiğimi hatırlamıyorum (Dam'dı sanırım) ama Anne Frank Evi'ne çok yakındı, milletin oturup dinlendiği meydan tarzı bir alan, karşısında ise ünlü kanallardan biri... Hostelin yanındaki süpermarketten aldığım poğaçamsıyı ve kolayı tıkındım ve gelen geçeni izledim, içim huzur doldu, herşey süpermiş hissine kapıldım, gerçi orada geçirdiğim 3 gün boyunca bu his benimle beraberdi (aslında 4 gün ama sonuncusu otobüste geçtiği için saymıyorum dkfjdk) her neyse biraz gezip hostele geri döndüm çünkü zamanımı tam ayarlayamasam da sekizde merkezdeki bir gay bar'da Rupaul's Drag Race bölümü gösterimi vardı ve genelde odamda tek başıma bolca abur cuburla izlediğim bu şovu tıklım tıkış bir barda elimde birayla izlemek harika olacaktı, oldu da ancak makyajımı yetiştiremediğim için geç kalmasam daha harika olacaktı dkfhdkfj Bölüm ben geldikten 30 dk sonra bitti dljfldk ben de bölümden sonra herkesin İngilizce bildiği bu diyarlarda small talk vesilesiyle buranın yerlisi dört tane liseliyle tanıştım (Almanya'da bazı yerlere giriş sınırı 16, sanırım bu kural Hollanda'da da geçerli), çok sevdim onları ve çok imrendim onlara, civardaki mekdanısa gittik, onlar oradan evlerine geçtiler, ben de tam yerindeyim öyleyse sabbahe kadar dans dans dans diyerekten barın tam yanındaki kulüp Nyx'e geçtim. Müzik harikaydı, herkes dans sayesinde kaynaşıyordu ama öyle tıklım tıkış bir mekanda Türkiye'de gerçekleşecek olan hiçbir senaryo (hırsızlık, taciz vb.) olmadı, buna Berlin hakkında yazacağım yazıda da değineceğim, Avrupa'da şaşırdığım ve sevindiğim şeylerden biri, insanların sadece eğlenmeyi bilmesi değil kimseyi rahatsız etmeden eğlenmeyi bilmesi. 2.30 gibi çıktım mekandan, hostele giden tramvay\otobüs bulmaya çalışırken internetim olmayınca (önceden skrinşat yapıp atılan google maps verileri bir yere kadar işe yarıyor) biraz kayboldum ama sora sora otobüsü buldum, son gecemde o kadar şanslı olmayacak, bir saat arayla gelen otobüsü kaçıracak ve taksiye ağlaya ağlaya 16 euro verecektim... yazının tek gezi tavsiyesi: Amsterdam'a gidiyorsanız merkezde kalın. ay neyse dkhfkd cumartesi gayet gayyy bir şekilde geçtikten sonra pazar Rotterdam'lı bir Rammstein fanıyla buluştuk, bilmediğim şey çocuğun sırf benim için ilk defa Amsterdam'a geldiğiydi, Allahtan çocukla bayağı eğlendik, zahmete değdi fljfldn kendisi söyledi çok eğlendiğini yani dkfjfk bir öğleden sonra da öyle Dam tarafında muhabbet edip oyalanarak geçti, akşamüstü oğlanı uğurladım, iamsterdam kartına o kadar para verdim bir kanal turu sefası yapayım dedim, kartı aldığıma sevindiğim nadir anlardan
 biriydi, bayağı eğlendim, şoför "çok genç var bu turda red light district'ten geçireyim sizi" dedi, o daracık kanallardan da geçtik, güneşli havada suya yakın olmak bana çok iyi geldi. Sonra indim, Red Light District tarafına gittim, önce karta dahil olmamasına rağmen seks müzesine gittim dev penis şeklinde oturacak yer, orgazm sesleri, Marilyn Monroe'nun ve fotoğrafçısının hareketli standı filan çok eğlenceli bir mekandı benim gibi hala ergenlikten çıkamamış hırtolara tavsiyemdir... Sonrasında ise kendime çok param varmış gibi bir drag queen'den esinlenmiş burger ısmarladım bira eşliğinde, çok arkadaşça bir atmosferdi yemek yediğim  bar\pub, bu da ikinci gezi tavsiyem olsun, mekanın adı sanı linktedir, gidiniz, pazar birkaç kokteyl 5 euroya düşmüştü, bu da aklınızda bulunsun... Akşam kendini geceye bırakırken ben de Amsterdam'a gelmiş her turist gibi Red Light District'i gezdim, çalışan hanımlara komik yüz yaptım gülümsedim filan, bir tanesi benim ve bir grup Alman liselinin üzerine bira püskürttü, ona komik yüz de yapmamıştım, olan bana oldu... Gözlükleri temizleyip yola devam ettim, bolca yürüdüm, yine biraz kayboldum sokaklarda, ama yine hostele giden otobüsü buldum. (yazı destana dönmesin diye son günüm sonraki partta, o bu kadar gecikmiycek söz fgkf)
not: telefonum bu iki gün boyunca rezil olduğu için bu yazıya dair tek fotolar kanal turundan, affedin dkfhdk

27 Haziran 2017 Salı

erasmus günlükleri 4: amsterDAMN part 1

Avrupa'nın ortasında tek başıma geçirdiğim 3.ayı kutlamak için, haftasonuyla birleştirilmiş 4 günlük bir resmi tatil olmasını da fırsat bilerek OTOBÜSLE Leipzig'den Amsterdam'a gittim. Gidişiyle dönüşüyle kalışıyla filan geç de olsa yazılacak devasa bir maceraydı ve ben olmayan okurlarımı bu maceradan habersiz bırakmayacağım. Gidişle başlayalım.

Cuma akşamı kıvanç tatlıcıtombaktuğ'un çok daha akıllı versiyonu olan biricik hocacığımın dersinden sonra son ayarlamalarımı yaptım, orta boy bir spor çantası, laptop çantası ve minik sırt çantamla önce trene sonra da otobüse binmeye hazırdım, ancak "çok beklemiyim yav" diye mal gibi ağırdan aldım ve treni kaçırdım, sonraki tren 1,5 - 2 saat sonra geldi, kaldığım yerle Leipzig arasında da 1 saat tren mesafesi olduğu için ona göre düşünmem gerekiyordu ve otobüs biletimi gece 10'dan sabaha karşı 3'e ertelettim. Evet üç. Three. Drei. Merkez tren istasyonunda 3 saate yakın beklemek beni korkutmuyor değildi ama başka çarem yoktu, bu fırsatı da kaçırmak istemiyordum. Bu arada, ben Leipzig'e giden treni beklerken ve biletimin saatini değiştirmeye çalışırken Türk bir dayıyla karşılaştım. Adam bildiğin emmiydi, kötü bir niyeti yok gibi gözüküyordu, helal süt emmiş inek tipli bir mal olduğum ve kibarlıktan bişey diyemediğim için kaynaştık, orucunu açsın diye su verdim filan burada oruç uzun zaten skdfjkdfj Adam tren gelince yanıma oturdu ve başladı anlatmaya, fethullahçı olduğu  için hapise atmışlar, çıkınca da ilk İsviçre'ye sonra buraya ilticaya başvurmuş ve 50 küsür yaşında adam kendisini Almanya'nın doğusunda bulmuş. İşin en garip tarafı adamın tarikattan tanıdıkları olmasıydı Leipzig'de, dernekleri varmış skdfjk Adam kötü birisi değildi ama ruh halinin bozuk olduğu belliydi, üzüldüm bayağı o yaştaki bir adamın bilmediği bir ülkede yapayalnız bırakılmasına. Tren Leipzig'e geldi, helalleştik ve tren garını biraz gezdikten sonra, civarda bir olay olduğunu farkettim, sonra Amsterdam seyahatimin Leipzig'de yapılan dünyanın en büyük gotik festivali Wave Gotik Treffen'le kesiştiğini hatırladım ve açık tek yer olan Mcdonalds'a girdim... Mekan o saatte üşenmemiş makyajını yapmış, takılarını takmış, saçını allaha kadar dikmiş abilerle ablalarla doluydu. İşte o an aldığım nefes, "ŞÜKÜRLER OLSN RABBİMMMMM" diyişim filan dkjfkjfk hacca giden teyzeler aynı hislerle dolmamıştır o kadar minnet doluydum, zira Avrupa'da gotiklerin arasında olmak demek en toleranslı topluluklardan birisinin arasında olmak demektir, suratında 50 kilo makyaj olan adam size turist olduğunuz için saldırmaz, sarhoş olsa bile kimseyi rahatsız etmez, ki zaten çok kötü durumda olan tipler çok azınlıktaydı, ben de üçe kadar mekdanısta takıldım, arada otobüs durağını filan sordum sağolsun oranın yerlisi bi çocuk çok yardımcı oldu small talk filan eyledik dlfkldkf Sonra gotik\metalci İngilizce konuşan bir çiftin yanına oturdum ve konuştuk bayağı, çiftin erkek kısmı Türkiye'de çok yer gezmiş ve bayağı Türkçe küfür biliyordu sldfnkd kadın da çok nazik ama "down to earth" bir Fransızdı, 2.30 gibi müsadelerini istedim zira otobüsü kaçırmaya HİÇ Mİ HİÇ niyetim yoktu. Daha önce kaçırdın mı demeyin, Berlin'de 3 saat beklemişliğim, Dresden'de 3 kere otobüs bileti almışlığım var. Malım ben.
gidiş yolu temsili dkfjkdf duraklarla filan 8-9 saate çıkıyo, söke-bursa arası

Yağmur altında Prag'a giden birkaç öğrenciyle heyecanlı bir bekleyişten sonra otobüs gelmişti.Yine Nihat Hatipoğlu'na taş çıkartacak bir imanla şükrettim ve günah şehrine giden otobüse bindim ldkfjvfkdf anneme meraktan ölmesin diye otobüs selfiesi attım, ayı gibi uyudum, otobüs durulabilecek her yerde durdu, sabah 10 gibi SINIRI GÖRCEM diye tribe girip uyandım, sınırı gördüm de ama sadece bi tabelaydı polis de durdurmadı lskdf ve 12 buçuk gibi 2.ülkeme gelişim sona erdi ancak iamsterdam kartı alim- nerde lan bu hostel filan derken hostele girişim dördü buldu ve mutluydum ancak ölüyordum. Cumartesiydi, akşam Rupaul's Drag Race bölümü gösterimi vardı, müze gezmek istiyordum ancak zamanım yoktu, 72 saatlik karta 77 euro bayılmıştım (ulaşım dışında o kartı sadece 1 gün kullanabildim sdkfjkdf) ve açtım. Civardaki bir süpermarketten etli böreğimsi ucuz soğuk şey ve kola aldıktan sonra ilk tramvay yolculuğumu yaparken farkettim ki, hostel göçmen mahallesindeydi ve merkeze 30 dk filan uzaktı, Berlin'de bu sorun olmazdı ama Amsterdam'da nasıl olacaktı zira internete sürekli giremiyordum, bir halt bilmiyordum ve geceleri tecrübe edilecek bir şehirdi Amsterdam ancak gece ulaşımının zorluğundan haberim yoktu...

2 Haziran 2017 Cuma

erasmus günlükleri 3: 3.aya giriş ve kayboluş


6 AYIN ÜÇÜNCÜSÜNE GİRMİŞ BULUNUYORUM NASSSSILLLLL YANİ YAAA DAHA DÜN GİBİ İLK GELDİĞİMDE KAYBOLUŞUM  günler geçiyor be. bazı günler hiç bitmesin istiyorsun, bazıları ise su gibi geçsin... ama sonuçta hepsi 24 saat. aylar geçiyor, havalar ısınıyor (SONUNDA), ben ailemi özlüyorum, canım erik çekiyor, ilk geldiğimde SADECE ALMANLARLA ARKADAŞ OLUCAM TÜRKLERE TAKILMICAM demiştim ve şimdi buradaki en yakın arkadaşım türk, paralar suyunu çekiyor, aklıma kaçırdığım otobüslerin üstüne ödediğim bilet paraları ve otobüste unuttuğum sırt çantam ve sırt çantamın içindeki makyaj malzemelerim ve minnoş aksesuarlarım geliyor, aptallığıma yanıyorum ama yapacak birşey yok, yarın yine aynı firmayla amsterdam'a gideceğim, en ucuzu onlar napim. ailemden para istemek istemiyorum zaten buradaki bir akrabam kiramı ödüyor iş bulMAM LAZIM kaç yere başvurdum hiçbirinden cevap gelmedi kfhkhjg yine de başvurulara devam etmek zorundayım çünkü başka çarem yok \o/  eğer primark ve h&m'deki malezyalı çocuk işçiler tarafından yapılan ama süper gözüken şeylere bayılıyorsanız ve seyahat etmek istiyorsanız çok para lazım
                                                        para kötü birisi

amsterdam berlin'den daha pahalı. AMA DAHA GÜZEL Mİ ACABA????????????? 4 gün için kalacak yer + ulaşıma 291 euro  ödeyeceğim için bana her türlü daha güzel gelecekmiş gibi geliyor, DAHA GÜZEL OLMAK ZORUNDAYMIŞ GİBİ EHEHEHEHEH çünkü çok para verdim

                                                            para kötü birisi

neyse hostelde kaffaltı ücretsiz yazıyodu geri kalan iki öğün için de hostelin yakınındaki lidl'den eppek+çakma nutella mükemmel bi öğün gibi gözüküyor.......hem bunun sonrasında uzun süre bir yere gidecekmişim gibi gözükmüyor hem öncesinde sadece berlin'e gittim ülkeden dışarı çıkmadım yani... ama insan bir prag'a ya da krakow'a gider di mi hayır 3. ayımı olabilecek en ekstrem şekilde kutlamak zorundaydım

bu arada farkettim ki ikinci ayımı da gezerek kutlamışım hatta berlin'de doğu almanya müzesine gitmiştim müze aklımı nasıl çaldıysa dresden'de sırt çantamı unuttum ve soNUN BAŞLANGICI........ neyse iyi şeylerden sözedicem
burada herşey nispeten ucuz yani çantamın telafisi mümkün ama
bagaj kompartımanında unutulan ve unutulduğu gün form doldurulan bir çanta
nasıl 1 ay sonra hala bulunamaz
sizin allahınız yok mu

biliyorum bunları kimse okumuyor ama yorum yazacaksanız lütfen herşeyin çok güzel olacağını iş bulacağımı ve bir gün prag ve krakow'a gideceğimi yazın erasmus özel minnak bucket list'imde bir tek onlar kaldı çünkü

bir de brüksel'de arkadaşım var ve berlin'den ryanair gidiyo. italya'yı görmeyi de istiyorum ama o iş bulup bulamamama bağlı

bu üç ayda ne mi öğrendim her yerde bazı insanların iyi geri kalanının ise sinir bozucu olduklarını
alman hocaların çok fazla rahat olduğunu ve öğretmenden çok akademisyen olduklarını
burada derse girerek değil ders öncesi araştırma yaparak dersi öğrenebileceğimi (çünkü dersi öğrencilere sunum olarak anlattırıyolar genelde ve bazı derslerde öğrenciler de naptıklarını anlamıyo. sen de anlamıyosun. öyle dinleyip evine gidiyosun sınavda da çıkmıyo zaten. sınav da genelde senin sunum yaptığın konudan term paper yazman, kendi sunum konundan yazmak değilsin ama ben öyle yapıcam) yoklama da almıyolar zaten jdgdjdh
regular öğrencilerin değişim programlarıyla gelen öğrencileri takmadığını (hıh salaklar)
kendi yalnızlığımda eriyip gidebileceğimi
minnacık bir odada oluşan toz birikmesine dair bir limit bulunmadığını
temizliğe üşenerek sen eve çıkamazsın diyen akrabaları az da olsa haklı çıkardığımı

bu beyin amcıklanmasını dinlediğiniz için teşekkür ederim

21 Nisan 2017 Cuma

erasmus günlükleri 2 - kahrol alamanya

ERASMUS GERÇEKLERİ KARŞISINDA BEN
Başlık sizi yanılmasın, gideceğim ülkeyi de şehri de bilerek ve isteyerek seçtim, ve şu an çok da mutluyum. Ama her güzelin bir kusuru, her gülün bir dikeni var, işte bu yazıda onlardan bahsedeceğim. Erasmus'a giden arkadaşlarınız çok çaba sarfettikleri, hevesinizi kırmak istemedikleri ve beyin kötü anıları sildiği için bu tarz şeyleri genelde anlatmazlar, ben hazır taze taze yaşanmışken anlatayım, okuyanlar da hazırlıklı gitsin dlfhfkj. İşte Almanya'da beni kahreden detaylar, sıralı tam liste:

1. Yurt tam takır kuru bakır idi
Buraya gelmeden önce ilk dönem evde, geri kalan zaman da özel yurtta kaldığım için bir anda sadece dolaplar, iki gözlü bir ocak ve küçük bir lavaboyla basit bir tuvalet alanı olan minnak odamı garipsemiştim. Çok piremses bir dert gibi gelebilir ama özel yurtta nevresim takımı dışında yastık yorgan vb. veriyorlardı, temizlik ve yemek de benim elime bakmıyordu sjfhdkjf burada okulun sağladığı gönüllü "student buddy"m olmasa iki gün yastıksız, yorgansız kalakalacaktım. Yastık ve yorganı kendiniz almanız gereken yerde direkt wifi beklemezsiniz herhalde. İnternetim tam 2. haftamın ortasında geldi, o da nasıl oldu anlatacağım...

2. Ölene geberene kadar evrak 
yazının ana fikrisjdşfhjfşlf
Almanya neydi... Almanya evraktı. Vizede bir ton şey getiriyorsunuz ve onların sadece beşine filan bakıp sizi stresten geberttikten sonra şengeni veriyorlar ya, işte ülkenin geri kalanı için de o geçerli. İnternetten devlet işleri yapmak, seseka durumu bakmak randevu almak filan yok, ülkenin yaşlı nüfusu çok olunca skhdkdhfj Bu sürekli yüzyüze görüşüp evrak verme meselesine bir de vatandaşına insan muamelesi yapan ülkenin standart çalışma saatleri eklenince, Türkiye'de bir gün alan şey burada üç gün sonra anca yapılabiliyor, ha Türkiye'deki gibi baştan savma, kabaca, tahammülsüz yapmıyor kimse işini. Yine de bunaltıcı olabiliyor, mesela internet dedik, burası TEEEĞĞĞĞKNİK ÜNİVERSİTE olduğu için kendi bağlantısı var ve bağlantı için çıkartmamın 1 hafta aldığı öğrenci kartı, bilgisayar işlerinden aldığım şifre ve kullanıcı adı, ayrıca da kimsenin bana anlatmadığı, sonradan zurnanın zart dediği yere gelince yurdun danışmanının gösterdiği bir form doldurmam gerekiyor, o formun da onaylanması gerekiyor ki odamdaki sokete bağlantı gelsin, ben de 6 ay için 30 euroya aldığım modemden nete girebileyim... Normalde bu işlem 2 gün alır, tabii çalışanların yerini, ofis saatlerini ve neyi ne zaman yapmanız gerektiğini biliyorsanız. Ben bilmediğim için 4 günlük resmi tatilde (Paskalya tatili) zaten arkadaşsızken bir de internetsiz kaldım, delirmenin eşiğine geldim, 3. kattan atlamamak için kendimi zor tuttum....... bi de bize tatilci derler peh.

3. Wie bitte? (TR: Ne diyon hemşerim?)
ama burda hep gerizekalıyım :\
Buraya gelmeden önce Almanca bilginiz kısıtlıysa, en çok kuracağınız cümle bu olacak. Şanslıysanız kasiyerler, memurlar ve hatta üniversitedeki yemekhane görevlileri size tahammül edecekler ve bir şekilde anlaşacaksınız. Ama tek kusuru 1 ay öncesinden başlaması olan Almanca kursuna yazılmadığınız için kendinize biraz söveceksiniz. Burası üniversiteye odaklı bir şehir olduğu için yabancı öğrenci çok, sadece Avrupalı değil Hintli, Pakistanlı ve bolllllca Çinliyle Koreli var, yani bu durumda olan tek ben olmadığım için kendimi mutlu hissettim, yine de aşırı basit şeyler için gugıl transleyt ihtiyacı hissetmek biraz bunaltıyor insanı, sokakta biri birşey dediğinde o anda cevap veremeyip GERİZEKALI durumuna düşmek de cabası.

4. Çok köpek gördüm, hiçbirini sevemedim...
Sıra "derdini skeyim" maddesinde. Türkiye'de parklarda, bahçelerde köpek gezdiren eli yüzü düzgün biri görürsem en kibar ifademi takınır, en nazik sesimle sorarım "Sevebilir miyim?". Ancak burada nasıl soracağımı, nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum, sanırım sokaktan geçen birinin de köpek sevmesi yaygın değil buralarda skhdkd Köpeklerin hepsi çok şirin, neredeyse hepsiyle bakışıyoruz ancak özlemle uzaklaşıyoruz birbirimizden her zaman, sahipleri de pis pis bakıyor, valla göz dikmiyorum arkadaş yoksa burada norm dışı bişey mi yaptığım? Geçen öğlen okuldan çıkarken bir nineyle dede torunlarını gezdiriyordu, torun bisiklet sürmeye çalışıyor ve 3-4 yaşında filan, yanlarından geçerken çocuğa bakıp gülümsedim, sonra bir baktım nine bana MERABANA MERABA KARDEŞŞŞŞŞ der gibi bakıyor. Sanırım ben çok ayıp ettim...

5. Buralara buralara...
Yaz günü kar yağıyor canım. Tamam abarttım yaz değil de baharda yağdı. 18 ve 19 Nisan tarihlerinde aralıklarla devasa taneler halinde karlar yağdı buralara, sonra da tşak geçer gibi güneş açtı. Almanya'nın havası, buranın Mart'ının oranın Nisan'ı olduğu bilinmeyen şey değil ama bu kadarını da beklemiyordum, ve sıkı durun hava çok da sıcak değilken hala, KISA KOLLUYLA GEZENLER görüyorum. Yav hadi evler güzel ısınıyo burda, evde gezersin de hava 4 derece, arkadaşım sen napıyorsun? Napıyorsunuz siz ya? Napıyorum ben ya sjdhkhdjdkhdj hof başı kesilmiş tavukluk halinden yeni çıktım da ben. Basit dertleri hallettim, şimdi iş arıyorum grip oldum o bitince yüzmeye de gidicem, gezmeye de gidicem YAŞIYCAM BU HAYATI...

5 Nisan 2017 Çarşamba

erasmus günlükleri 1 - ilk izlenimler\sürüngahlık


berlin uçağından inince ben
bunu sadece Başak abla istediği için yazıyorum yoksa yazmaya değer bişey yaşanmadı sljfkd
2 aya yakın bir süredir bekliyordum ve sonunda hayatımdaki en büyük değişimlerden biri gerçekleşti. Cumartesi günü 6 ayımı orada geçirmek üzere Doğu Almanya'nın pek bilinmeyen bir şehrine doğru yola çıktım. Giderken aşırı heyecanlı ve hevesliyim, gerçi hala öyleyim çünkü daha ilk haftam bile dolmadı ve resmi evrakları halletmekten ortamlara pek akamadım. Cumartesi akşamı Berlin'den otobüse binip (uçakta da otobüste de kimse yanımda yoktu, yayılarak geldim ama bu şansımın bedelini de bir güzel ödedim) şehre geldim, bir güzel kayboldum ve üniversitenin bana sağladığı gönüllü student buddy'm tarafından bulundum, o sırada da şans eseri 3 Türk kızla tanıştım, ikisi benim gibi Erasmus öğrencisi, biri ise master öğrencisi, üçü de benden erken gelmişler ve şehre alışmışlardı. Ben ise bir yetim, bir öksüz, bir küçük Emrah gibi yemek bulunacak sayılı yerlerden yemek buluyor, alışveriş listesi yapmaya çalışıyor ve sadece basit ev eşyaları (minik bir mutfak ve tuvalet, birkaç raf ve bir dolap, bir masa, bir sandalye ve bir yatak) bulunan kendime ait bir oda'da gelecek günlerin hayalini kuruyordum ve kafamda bir sürü plan yapıyordum. Bu üç günde o kızları daha yakından tanıma şansım oldu, onları fazla "party monster" bulsam da anlıyordum çünkü Türkiye'dekinden çok farklı bir ortamdaydık ve kafamızda sadece dersler olamazdı. Hepimiz insandık, insanız! Pazartesi geldiği gibi belge işleri biter bitmez alışveriş yaptım, çatal-bıçak-kaşık ve tabaklardan yoksun olmama rağmen (bana hediye ettikleri bir kupam vardı) yemek yiyebilecektim, ayrıca nevresimlerim ve basit temizlik malzemelerim de olmuştu. Bu üç günü ne wifi ne de bir kitap olmadan (çünkü MALIM) zamanı geçirmenin yollarını bulmaya çalışarak, hangi dersleri alacağıma karar vererek, eksikleri tamamlayarak ve zavallı student buddy'mle belgeler için koşuşturarak geçirdim, belgeler hala gitmedi, hala eksiklerim var ama en azından yan odadaki asosyal çocuğun wifi şifresini aldım, yani öğrenci kartımı alana, sipariş ettiğim modem gelene ve bütün bunlar birleşene kadar en azından sıkıntıdan ölmem dhfkdfjfjf Sonraki hedefim öğrenci kartımı alıp eyalet boyunca bedava tren seyahati avantajından yararlanıp haftasonunda Leipzig üzerinden Berlin'e gidip oy kullanmak, biraz da gezmek skhkd Bir boklar yedik, bir şeylere başladık, hadi bakalım. Ben iyi hissediyorum, bu yazıyı okuduysanız siz de nazar değdirmeyin İNŞALLAH DİYİN SİZİN DE OLSUNKSHFLFDFKDJKGHJFKJJGKF

Yazının sonunda benim gibi Erasmus'a gidecek kader mahkumlarına da birkaç tavsiye vermeyi unutmayayım:
1. Hibeye güvenmeyin. Yanınızda ne kadar para olursa o kadar iyi.
2. İlk hafta çok zor geçecek ama yardım istemekten çekinmeyin.
3. Gideceğiniz yeri İYİCE araştırın. Google Maps'ten filan nereye nasıl gideceğinizi indirin, offline harita uygulamalarına başvurun, 1 saat boyunca kaybolmanızı gerektirmeyecek ne varsa onu yapın.
4. Okulun muhtemelen kendi ağı vardır, ondan wifi bulmanız zor olabilir. Bağımlılığınızın farkında olun ve hayatta kalmaya çalışın...............

8 Ocak 2017 Pazar

Gelecek hayellerine dair ibretlik 1 liste

ben bu listeyi yaparken allah
Yarınlar yokmuş gibi stalkladığım 2 blogger'dan biri olan C.'nin 12 yaşında yaptığı gelecek hayallerine dair listeyi okurken çok eğlendim ve ben de özellikle şu sıralar umutsuzluktan toz pembe hayallerin içinde boğulurken bir "yetişkinlik listesi" yapayım dedim. Aslında gelecek çarşamba 21 olacağım için zaten yetişkinim ama NEYYYSSSE...

1. Sağlıklı olmam için gitmesi gereken 30 kiloyu SONUNDA vermek (7si gitti gibiydi bi ara ama geri gelmiş de olabilir. bilemeyiz.)

2. Berlin, Dresden, Prag ve Krakow başta olmak üzere (çünkü şu an en olası gözüken yerler bunlar eheuehue) Pinterest'te oluşturduğum gezme listemdeki tüm yerleri gezebilmek (bu daha çok bucket list tandanslı oldu ama olsun)

3. Dövme yaptırmak.

4. Hayatımın geri kalanını geçirebileceğim, "ruh eşim" diyebileceğim (ne arabesk oldu be ıyyy) tercihen sarışın, mavi gözlü ve AB vatandaşı bir kişiyle tanışabilmek. (İNŞ CNM YHA)

5. Ne ben ne de onlar ölmeden dünya gözüyle ramştayn ve depeçmöd'ü görebilmek. Allahım şu an cidden yalvarıyorum sana. Ne olur yaşansın bu ikisi.

6. Ünlü bir yazar olmak ama Elif Şafak gibi değil.

7. Bir kenara itilmiş insanlara yardımcı olmak, hayatlarına dokunmak, onlara kol kanat germek

8. Cool sayılabilecek bir kişilik sahibi olmak (İŞTE BU İMKANSIZ)

9. Drag queenliği en azından denemek

10. Teceyi kalıcı olarak terketmek. Bunu da bu sene yapmayı planlıyorum ancak çok riskli olacak ama BEN O RİKSİ ALMAYA HAZIRIM...

11. En az kız bir ovlan ve bir köpek annesi olmak. Kızın adını Leyla\Umay, ovlanın adını Kayra\Alyoşa, köpüşün adını ise Cookie koymak. Köpüşün tercihen Labrador olması, ama ardından bir pitbull da gelmeli beh. Çok eziyolar onları.

12. Berlin ya da Amsterdam'da içine bolca güneş giren ve kafama göre dekore edebileceğim bir teras katında 4.maddedeki kişiylen yaşamak. Sonra 11. maddedeki arkadaşların da dahil olması. Aslında yer çok farketmez ama metropol denilen ucubik yerleri nedense seviyorum. İst*nbul denilen gudubet olmasın da...

13. Sevdiğim bir işte kıt kanaat geçinmeyecek şekilde bir maaşla çalışmak. Şu an ellerimi göğe doğru açtım dua ediyorum çünkü işim net Allah'a kaldı. Genel olarak geçim sıkıntısı olayını artık yaşamak istemiyorum.

14. Giyimi ve modayı kendini ifade etme yollarından biri olarak gören bir KOKOŞ olarak giysilerimle kendimi daha iyi ifade etmek yani stilimi kafamdaki gibi yaşamak ki bunun için canım ülkemi terketmem gerekiyor.

15. Daha olgun, mutlu, huzurlu, zararsız, asabiyetten uzak, tatlış ama yeri geldiğinde hakkını da arayan, artık sevdiklerini üzmeyen bir insan olmak. (bayadır deniyom, en zoru bu)

Bakalım 30-40 yaşındaki ben bu listeyi okuyunca ne düşünecek *acı gülümseme*

7 Ocak 2017 Cumartesi

Gökkuşağı keki, tırt konfeti ve ailecek yeni yıla giriş

ANLAYAN ANLARRRRRR :))))))
Aralığın sonunu cumaları istiklal marşı töreninin bitmesini bekleyen ilkokul çocuğu gibi bekliyordum zira tam final haftasından önce kendime 10 günlük bir izin vererek eve gidecek, günlerimi varoş tv programları ve aburcubur eşliğinde az önce verdiğim 7 kiloyu alarak geçirecektim, arada bir de yılbaşı olacaktı evet. Aynen öyle de oldu, öküzler ayılar gibi yedim, annemle ve televizyonla bol bol hasret giderdik, yılbaşının gelişine yakın da evdeki geleneksel yılbaşı kutlamamız için harekete geçtim, asıl amacım gökkuşağı pastası yapmaktı ve bu amaca ulaşmak için karlı bir Bursa akşamında açken sokak sokak dolaşmak zorunda kaldım, mavi ve dolayısıyla caağnım mor dışında her rengi buldum (gri bilem vardı) ve 25 tale ödedim, ama rezilliğim tabii ki burda bitmedi...

Tüm malzemeler hazırdı ve 31 aralık günü daha kahvaltı etmeden 2 tane eti wanted mini girmiş midemle gökkuşağı pasta yapmaya kalkıştım. Yumurtanın sarılarıyla beyazını ayırdım, ok. Kek harcını 6 farklı renge ayırdım (yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, pembe, daha açık pembe shdkshd), o da ok. Yağlanmış kaba ilk harcı döktüm. Kaptan çıkmadı pezemek kek. Spatulayla derisini kazıdım ama çıkmadı. Yılmadım, bir daha denedim. İkincisinde de aynı hüsranı yaşadıktan ve mutfağı cehenneme çevirdikten sonra "BAŞLARIM LAN KEKİNEEEEE" diye cinnet geçirip geri kalan kek harcını da gıda boyalarını da attım. Bulaşık çıkmasın diye tavuk döner söyledim. Bulaşıkları yıkadıktan ve tavuk döneri mideye indirdikten sonra gelenek olarak 2014'ten beri canım aileme saygımla bir yılbaşı keki yaptığım için yılgınlığıma son vererek içinde sadece çikolata ve yumurta olan bir tarifi yapmaya karar verdim. Bu sefer modum süperdi, fonda Top 250 Eurovision şarkıları çalıyordu, sadece çikolatayı eritirken sarılarlan beyazları ayırdım, beyazları mikserde hızlı devirde karıştırınca pufpuf oluyo ya, işte o keke şeklini veriyo, ondan sadece iki malzeme yetiyo skdhskhdj neyse kekim başarılı oldu. Daha önceden aldığım ancak evdeki hain dış mihraklar tarafından yarısı yenilen M&M şekerlerle de üstüne tasarım harikası bir süsleme yaptım. 2016'nın bitişine yakışacak kekim hazırdı.
AL KEK. YERSİN.

 Biraz yan gelip yattım sonra baktım misafirlerimiz (yani DAYIMLAR) gelecek dedim süsleneyim. Yine 25 tale verdiğim ama bu sefer üzülmediğim SİMLİ pantolonum ve kaş kalemli kontürlü makyajımla ailenin bülent ersoyu olarak misafirlerimi karşıladım. Yengem şok'tan oğulcaazına araba (çaktırmadan bize verdi biz de ona noel babadan diye verdik), küçük yeğenine yani teyzemin oğlu olacak hırta star wars kupası, bana ise modern PATİK almıştı. Tabii ki çok sevindim zira İzmir'in soğuğunu ve o soğuğun yarattığı hastalıkları anca yaşayan bilir... Onur konuğumuz ananem, dayım, yengem, annem, öküz sevgilisi ve dayımın 5 yaşındaki oğluyla girdim yeni yıla, yani en çok istediğim insanlarla (teyzemin oğlu 10 gibi kaçtı sjdsjdh). Başlıktaki iki şeyi açıkladım ama birini unuttum, anneminki eve giderken bi tane tırt konfeti almış, hani uzun boru gibi bi şeyi açıyosun konfeti patlıyo ya o, küçük kuzenimin de çok dikkatini çekti, hatta o kadar dikkatini çekti ki birer saat aralıklarla NE ZAMAN KONFETİ PATLATÇAZ ABLA diye sordu. Bu arada belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama 2016'nın son gününde çocuk baktım, dayımın oğlu en hafif tabirle yapışkan bir arkadaş, kendi kendine oynamasını teklif ettiğinde "niye" diyecek kadar hem de. Çok şirin olduğu için aileden biri ilgileniyo ve eğer ben varsam, o kişi %110 ben oluyorum. Beni gördüğü an çocuk dünyanın geri kalanıyla ilgilenmiyor ve hayır istediği her şeyi yaptırmıyorum, hatta bazen zorla odasını filan toplatıyorum benim hatalarımı o yapmasın temiz 1 birey olsun diye... Seviyoruz birbirimizi evet.


Saatler 12'ye geldi, ben keki hazırladım, mum filan almayı unuttum tabii ki çünkü malım. O sırada anneminki zavallı konfetiyi hazırladı, evde bağıra bağıra son saniyeleri saydık, çin malı bile olamayacak konfetimizi patlattık, evin en küçüğü delirdi, rakı sofrası olduğu için keki sadece ananem yedi, kekin üstündeki süslerin hepsini kuzenime verdiler ve çocuk hayvanlaşarak şekerleri yedi, ben de kendi payımı yedim. Pek tatlı ve güzel bir kek olmamıştı, daha çok krebe benziyordu. Bir daha yapmam bunu dedim. Geri kalan 3 dilimi ertesi gün sütle hüplettim. Sütle bile gitmedi. Yeni yıl için kurduğum hayalleri düşündüm, o sırada haber kanalında Reina'daki patlamaya denk geldik, ben zaten dün gece öğrenmiştim ama yine yeni yeniden üzüldüm, yine de umutlandım çünkü eğer bir patlamada ölmezsem 2017'nin yarısını en sevdiğim ülkelerden birinde geçirme ihtimalim vardı. Umutlarıma tutundum çünkü başka çarem yoktu.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Ne ilk ne de sonuncu patlama

Batıdayız ama bunu pek anlayamıyoruz. Yaşlılar artık şaşırmıyor, gençler ise öfkeli. Televizyonu açıyoruz, Twitter’dan faydalanıyoruz. Kan arayışlarını retweetliyoruz, Facebook’ta Cumhuriyet’in sitesinden haber paylaşıyoruz. Sevdiklerimize bir şey olmayınca rahatlıyoruz ama ölüm haberleri gecikmiyor. Protesto etmek için hashtag’ler açıyoruz, meydanlarda toplanıp korkma sönmez söylüyoruz. Balkonlarımıza gazetelerden çıkan bayrakları asıyoruz. Bazen herkes gibi biz de bulaşık yıkıyor, çamaşır asıyoruz, dizilerle kendimizi hipnotize ediyoruz. Sıradanken eski devletin büyüğü, malikanenin güzeli, zengin adamın güzel gözdesi oluyoruz.  Ama her şey hala çok kırılgan. Bir gün patlama sesi bizi günlük hayatımızdan uyandırıyor. Pencerelerden sis ve korlar akıyor, korkuyoruz, yakınlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Yanlış yerde yanlış zamanda olmanın bedelini ödeyip ödemediklerini öğrenmeye çalışırken en kötü senaryoları aklımıza getiriyoruz. Sevgililerimize ulaşamıyoruz. Çocuklarımıza ulaşamıyoruz. Ailemize ulaşamıyoruz. Arkadaşlarımıza ulaşamıyoruz. Biz kendimizi çok farklı sanıyoruz ama doğuda da batıda da hayat, iki uçurumun ortasına konulmuş incecik bir ip ve biz cambaz değiliz.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Büyüklere Masal: Glück

Hayalperest bir insan olmama rağmen nefret ettiğim 14 Şubat'a beş kala şirin mi şirin bir aşk filmine denk geldim, ama şirin derken bir The Notebook şirinliği değil yani, çok daha 'sınırda' ve tarihten uzak bir hikaye. Gerçekliğe uzak ama bir o kadar da yakın. Entelliğe başladığımı kanıtladığıma göre 2012 yapımı Glück'ü neden sevdiğimi anlatmaya başlayabilirim.

Beni filmi izlemeye ilk iten şey, geçtiği yer yani kişisel ütopyam olan Berlin oldu, ikincisi ise oyuncuları. Filmin esas kızı Irina'yı oynayan Alba Rohrwacher ve esas oğlanımız, sokak meleği Kalle rolündeki Vinzenz Kiefer (evet yakışıklıydı hadi linç edin), bana çok inandırıcı geldiler ve filmlere dikkat etmem zor olmasına rağmen beni pek konuşulmayan bu filme bağladılar. Sessiz ama film için önemli olan sahneler boyunca sonrası nasıl gelecek diye bekledim, filmin konusuYeşilçam seviyesine çok kolay inebilecek olmasına rağmen savaştan kaçıp Berlin'de kaçak olarak seks işçiliği yapan Irina ve sokaklarda köpeği Byron'la yaşayan punk Kalle'nin hikayesi çok değişik bir şekilde tatlıya bağlandı, muhtemelen sadece filmlerde olabilecek bir şekilde, ama bazen buna da ihtiyacı oluyor insanın. Bir önceki film eleştirimde Mustang'den sözederken filmin gerçekçilikten uzak olmasından şikayet etmiştim, ancak gerçekçilikten uzak olmak Glück için bir sorun değil, bir avantaj olmuş.

Glück sert gerçeklerle masalsılığı birbirine karıştırmış, romantik bir film, sevmeniz için mantıklı kısmınızı bir süre kapatmanız gerekiyor ki bir insanın, zorunda kaldığında sevgilisi için bir adamı ekmek kesiciyle keseceğine inanabilin. Eğer malum gün için romantik ama alışılmışın dışında bir film arıyorsanız, seks işçisi kızla punk oğlanın salıncakta sallanıp restoranların saksılarından laleler koparmasını, ve ballı ekmek yerken eskiden yaşadıklarını anımsamalarını izleyin. 

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Mustang Eleştirisi

bu blog bundan sonra sadece film eleştirileri içerecek gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var
Fransa'nın Oscar adayı olduktan sonra Mustang'e bir bakayım dedim, ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar güzel, bu kadar gerçek bir konu yönetmenin bakış açısı tarafından harcandığı için hayal kırıklığına uğradım. Filmden önce okuduğum birkaç eleştiriyi önyargılı bulmuştum ancak film bu eleştirileri sonuna kadar hakediyor. Eğer siz de yönetmen Deniz Gamze Ergüven gibi doğduğunuz ama yaşamadığınız, sadece duyduklarınızdan yola çıkarak bir senaryo yazarsanız, Oscar adaylığına giden ilk filminiz samimiyetten uzak, absürd ve vermesi gereken etkiye zerre yaklaşamayan bir film olabilir. Benim gibi film hakkında yazılanları okumayı sevenler farkedecektir, Mustang'i Batılılar ne kadar sevdiyse Türk kültüründe büyümüş insanlar o kadar beğenmedi, çünkü film Türkiye'de Türk oyuncularla çekilmesine rağmen Türk kültüründen uzak (bu bölümden sonrası spoiler içeriyor).

Film küçücük bir Karadeniz köyünde geçiyor ve kızların en az 10 senedir bu köyde babaanneleri ve amcalarıyla yaşadıklarını varsaymamız gerekiyor. Ancak köyde yaşamaları gereken bu kızlar İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, komşularına "x hanım", onlara silah doğrultan amcaya "napıyorsun ya" diyorlar, köye geleli sanki 5 gün olmuş gibi davranıp ilk sahnede erkeklerle yüzüyorlar. Ege köyünde yaşamış biri olarak söylüyorum, orada bile dinden ayrı olarak bir muhafazakarlık vardır, kızlar ve erkekler arasında gruplaşmalar olur belli bir yaştan sonra, ki köyleri bir kenara bırakın, ben ve şehirli arkadaşlarım ortaokulda Kuşadası'na gittiğimizde havuza girmemiştik, erkekler ve hoca (evet o da erkek) giriyor diye. Bunlar marifet değil, hayatımızdan silinmesi gereken şeyler, ancak 2010lar Türkiyesinde kadınların baskılanmasını anlatan bir filmde olması gereken şeyler. Filmdeki detay eksiklikleri benim gözümde devleşti, Lale'yi oynayan kızcağız dışında hiç kimsenin doğru düzgün oynayamamasını da ekleyince koskoca Oscar adayı film benim gözümde paçavraya döndü.

Yönetmenin amacı bir belgesel çekmek değil tabii ki ancak zorlama Gezi göndermeleri (tabii ki olacaktı,tutucu bir köy evi Gezi mesajsız olur mu!) ve yerinde bulduğum televizyon sahneleri (kadınların pür dikkat dizi izlemesi, erkeklerin maç izlemesi, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarının arka planda duyulduğu sahneler) dışında filmin Türkiye'de çekildiğini hissettiren birşey yok. Zorla ev hanımı yapmaya çalışılan kızlardan biri de ben olmama rağmen film bana Nikaragua'da çekilmiş gibi duruyor, belki Türkiye'nin kırsalı da yönetmene Nikaragua kadar uzak olduğu içindir. Mustang'in başarısını ilk duyduğumda çok gururlanmış ve sevinmiştim, ancak filmi izledikten sonra çok üzüldüm çünkü film bu başarısını hak etmiyor, Fransız bakış açısıyla Türkiye'de, Türkçe film çekilmiyor, oryantalist ve yapay olunuyor.

Lale rolündeki Güneş Nezihe Şensoy'un hatrına 6\10. Umarım Oscar'ı hakeden bir film alır, bu turist balonu değil.

5 Kasım 2015 Perşembe

bir devrin sonu

REST IN PEACE
Bir televizyon kanalının arkasından blog yazısı yazmak garip gelebilir, ama benim gibi televizyonla büyümüş bir çocuksanız, bir kanal sizin için nostaljik bir değer olabilir.

Çocukluğumu 90ların sonu ve 2000lerin başında yaşadım, çoğunlukla 2000lerin başında. 2002 sonuna kadar Ege'nin küçük bir ilçesinde yaşıyordum, sonra annemin memleketi olan Bursa'ya taşındım. Hiçbir zaman sürekli sokakta oynayan çocuklardan olmamıştım, şehirdeki mahallede doğru düzgün arkadaşım olmaması bunu perçinledi. Televizyonla ve hayatımın büyük kısmını kapsayacak (ama bunu o zaman bilmediğim) yalnızlığımla ilk tanıştığım zamanlar, işte bu zamanlar oldu, ki bu zamanlar Türkiye'de karasal yayında ve Kablo Tv'de orijinal altyazılı dizi ve film yayınlayabilen Cnbc-e'nin eşsiz olduğu ve en çok beğenildiği zamana denk gelir. 2002 sonu diye başlamıştım,Türkiye'de internetin online dizi izleyecek ya da indirecek kadar yaygınlaşmadığı, televizyonda ise ABD ya da İngiltere menşeili dizilerin ve yabancı filmlerin dublajla verildiği yıllar, işte Cnbc-e'yi eşsiz kalan da bu. Kanal E olarak başlayan bu kanal, hafta içi 08.00-18.00 arası ekonomi kanalı işlevi görürken hafta içi 18.00-07.00 arasında ve hafta sonları tüm gün  ise zamanın batılı dizilerini orijinal dilinde ve Türkçe altyazıyla sunuyordu, bildiğim kadarıyla herhangi bir özel platformun (Digiturk v.b) desteği olmadan. O zamanların Türk televizyonundaki entrika ve varoşluğa dayalı, çoğu aptallara göre hazırlanmış programları sevmediği için kendini TV sevmez sanan bir çok kişi, Cnbc-e ile bağımlı olmuştu, benim birkaç dizi dışında hiçbir zaman TV delisi olmamış annem de dahil. Bursa'da düzenimizi oturttuktan sonra Kablo TV'de benim ilk The Simpsons görerek (7 yaşımdayım ve televizyonda akşam çizgi film görmüşüm, kaçırır mıyım) keşfettiğim, bilimkurgu, gerilim ve polisiye delisi annemin ise sonradan farkettiği bu kanal, annemin haftasonu keyfine, benim için ise bir sürü hoş anıya dönüştü. İyi de bu sadece bir kanal mı diyorsunuz? Anlatayım size.

2003 - 2005 arası ben ve ailem için sallantılı bir süreçti, annem ve babamın boşanmasıyla sonlandı, sonra da annemle az sallanmadık değil gerçi... Bu süreçte sık sık karabasan gördüm, çok hatırlarım gecenin köründe kalkıp televizyon açtığımı. 90ların erotik gece kuşaklarına son verilmişti, o saatlerde sadece eski diziler, eski filmler ya da saatlerce süren, spor aletleri hakkındaki TV reklamları verilirdi, bir de Cnbc-e altyazılı dizilerinin tekrarlarını yapar, araya sanki benim farkımdaymışçasına haftasonu öğlene kadar yayınladıkları Nickelodeon çizgifilmlerinden altyazılı bölümler koyarlardı, sabahlarsam da ödülüm 6-7 gibi çıkan Muppet Show olurdu. Kimse TV bağımlılığımı yadırgamazdı, annem beni böyle kabul etmişti, babam beni kendisi gibi yetiştirmeye çalıştıysa da başaramadı, zamanı da yoktu, ip atlayamadım, bisiklete binmeyi de öğrenemedim, sokakta bir kere futbol oynamıştım, en iyi arkadaşım erkek olduğu için, ama favori aktivitem TV izlemek ve hayal kurmaktı. TV kanalları dışında Cnbc-e'ye verdiğim özel ilgiyi ailem de anlamıştı, susmam ve olanları dinlememem için geceyarısı, 18+ etiketiyle yayınlanan Six Feet Under'ın önüne bile konmuştum, bunu çok sonradan aynı bölümü izlediğimde anladım. Cnbc-e dizilerine de arada bakardım, ama asıl favorim önceden de sözettiğim Nickelodeon kuşağıydı. O zamanın favori Nick çizgifilmleri (Nicktoons olarak da bilinirler) Rocko's Modern Life, Ren & StimpyAs Told By Ginger, Aaaah! Real Monsters, Rocket Power, Rugrats, Süngerbob Kareşort, Catdog,  Avatar ve Jimmy Neutron , mükemmel bir Türkçe dublajla haftasonları öğlene kadar ve hafta içleri ekonomi kuşağı bittikten sonra (hafta içleri genelde sadece Süngerbob yayınlanırdı, en sevilen çizgifilm olduğu için) yayınlanırdı, şanslı olan gecenin köründe altyazılı bir Ren & Stimpy ya da Süngerbob'a da denk gelebilirdi. Cnbc-e bir ara haftasonları bu kuşağa Heidi ve Vikingler'i de eklemişti, ancak sanırım beğenilmedi ve bir süre sonra kaldırıldı, ben de Heidi'nin Almanca jeneriğiyle büyümeme rağmen Heidi'yi sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Zaman içinde bu kuşak da değişime uğradı tabii ki, çocuğunu TV önüne koyup etkilenince kanala saldıran Türk halkı yüzünden, biraz da eskidiklerinden Ren & Stimpy gibi absürd, daha çok büyüklere yönelik çizgifilmlerden bazıları kaldırıldı, yerlerine eğitici içerikli Kaşif Dora ve Koş Diego Koş gibi çizgifilmler getirildi, bize de sabahın yedisinde kalkınca bizden çok daha küçüklere hitap eden, direkt ABD'den alınıp apar topar dublaj yapıldığı için Türkçe'nin yanında İspanyolca öğreten (sonradan İspanyolca kısımlara İngilizce dublaj yapıldı, malum biz ikinci, öğretilen dil olarak İngilizce'yi tercih ediyoruz) Dora'yı izleyip bunalmak kaldı, neyse ki sonrasında Rocket Power çıkacaktı, 11 gibi de assolist Süngerbob... Süngerbob Kareşort'un 2000lerde çocuk ve genç olmuş insanlar üzerinde büyük bir etkisi oldu, her zaman son derece iyimser Süngerbob, aptal arkadaşı Patrick, pesimist komşusu Squidward, başka bir komşusu Teksaslı sincap Sandy ve Yengeç Burger'deki paragöz patronu Bay Yengeç'in maceraları en çok izlenilen çizgifilmler arasına girdi. Süngerbob baskılı tişörtler, kırtasiye ürünleri, çantalar ve aksesuarlar 2010lara kadar yok sattı, çocukların alması istenilen ürünlere Süngerbob koymak yetti. Süngerbob fırtınası sadece Türkiye'de olmadıysa da, Cnbc-e tarafından ilk kez ekranlara taşındı. 2008 gibi Nickelodeon'ın yeniden Kablo TV'ye gelmesi belki de Cnbc-e sayesinde oldu, kim bilir?

Çizgifilmler favorim olsa da dizilere de bakıyordum, dediğim gibi çoğunlukla bakmam gereken yaştan çok daha önce bakıyordum, ama istisnalarım vardı. Cheers, Malcolm in the Middle, Scrubs, Married with Children ve benzeri sit-comlar, annemin dizisi olmadığı akşamlar favorimdi, ama hiçbiri The Simpsons'un gönlümdeki yerine yaklaşamadı. Perşembeleri sekizde, dizi başladığında bir sevinç çığlığı atardım, Cadılar Bayramı bölümleriyle Tırmık ile Kıymık hicivleri biraz korkutsa da dizi genelde içimi bir sıcaklık kaplamasına sebep olurdu. 7 yaşımda öğretmenime The Simpsons'dan Lisa ve Bart'ın diyalogunun olduğu bir ödev vermiştim, kadıncağız onların kim olduğunu sormuştu, altyazılı dizileri muhtemelen genelde gençler izliyordu, ama bu Cnbc-e'nin popüler bir kanal olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Zaman geçti. Nick kuşağındaki çizgi filmlerin yapımına devam edilmediği için Süngerbob dışında hepsi kaldırıldı, Süngerbob da farklı bir dublajla yayınlanmaya başladı. Diziler de aynı değildi, Rtük'ten yine kapatma cezası yeme korkusuyla dizilerde sansüre gidiliyor, tütün ürünleri ve içkiler (komik de olsa) buzlanıyor, altyazılar git gide manasızlaşıyordu, çevirmenler muhtemelen bıktıklarından, mastürbasyon yerine tek başına mehtaba çıkmak filan diyorlardı. Cnbc-e, birkaç rakibi çıksa da TV'de eşsiz kaldı ancak internet oldukça gelişmişti ve sansürsüzdü, yayınlandıktan bir gün sonra çok daha anlaşılır bir altyazıyla dizi izleme sitelerinden dizileri izleyebiliyordunuz, üstelik istediğiniz zaman. Cnbc-e'nin reytingleri düştü, kanal ise genele uyma yerine özensiz kalmayı tercih etti ve en sonunda 2015 Kasım'da başka bir yayıncıya satıldı, artık hayatına TLC olarak devam edecek. Bu haber ben dahil 2000lerin başında çocukluğunu ya da gençliğini yaşamış bir çok kişiyi üzdü, artık çoğumuz Cnbc-e izlemiyorduk, ama onlar da arşivden eski Nick çizgifilmlerini çıkarmamış, Game of Thrones'u kese biçe kuş etmiş ve Süngerbob'un eski dublaj ekibini geri getirmemişlerdi.

Ama 2000lerin zamanındaki yayınlarını direkt televizyona verselerdi, izlerdik. Yaşlı ve nostaljik de hissetmezdik.