4 Kasım 2015 Çarşamba

bir devrin sonu

REST IN PEACE
Bir televizyon kanalının arkasından blog yazısı yazmak garip gelebilir, ama benim gibi televizyonla büyümüş bir çocuksanız, bir kanal sizin için nostaljik bir değer olabilir.

Çocukluğumu 90ların sonu ve 2000lerin başında yaşadım, çoğunlukla 2000lerin başında. 2002 sonuna kadar Ege'nin küçük bir ilçesinde yaşıyordum, sonra annemin memleketi olan Bursa'ya taşındım. Hiçbir zaman sürekli sokakta oynayan çocuklardan olmamıştım, şehirdeki mahallede doğru düzgün arkadaşım olmaması bunu perçinledi. Televizyonla ve hayatımın büyük kısmını kapsayacak (ama bunu o zaman bilmediğim) yalnızlığımla ilk tanıştığım zamanlar, işte bu zamanlar oldu, ki bu zamanlar Türkiye'de karasal yayında ve Kablo Tv'de orijinal altyazılı dizi ve film yayınlayabilen Cnbc-e'nin eşsiz olduğu ve en çok beğenildiği zamana denk gelir. 2002 sonu diye başlamıştım,Türkiye'de internetin online dizi izleyecek ya da indirecek kadar yaygınlaşmadığı, televizyonda ise ABD ya da İngiltere menşeili dizilerin ve yabancı filmlerin dublajla verildiği yıllar, işte Cnbc-e'yi eşsiz kalan da bu. Kanal E olarak başlayan bu kanal, hafta içi 08.00-18.00 arası ekonomi kanalı işlevi görürken hafta içi 18.00-07.00 arasında ve hafta sonları tüm gün  ise zamanın batılı dizilerini orijinal dilinde ve Türkçe altyazıyla sunuyordu, bildiğim kadarıyla herhangi bir özel platformun (Digiturk v.b) desteği olmadan. O zamanların Türk televizyonundaki entrika ve varoşluğa dayalı, çoğu aptallara göre hazırlanmış programları sevmediği için kendini TV sevmez sanan bir çok kişi, Cnbc-e ile bağımlı olmuştu, benim birkaç dizi dışında hiçbir zaman TV delisi olmamış annem de dahil. Bursa'da düzenimizi oturttuktan sonra Kablo TV'de benim ilk The Simpsons görerek (7 yaşımdayım ve televizyonda akşam çizgi film görmüşüm, kaçırır mıyım) keşfettiğim, bilimkurgu, gerilim ve polisiye delisi annemin ise sonradan farkettiği bu kanal, annemin haftasonu keyfine, benim için ise bir sürü hoş anıya dönüştü. İyi de bu sadece bir kanal mı diyorsunuz? Anlatayım size.

2003 - 2005 arası ben ve ailem için sallantılı bir süreçti, annem ve babamın boşanmasıyla sonlandı, sonra da annemle az sallanmadık değil gerçi... Bu süreçte sık sık karabasan gördüm, çok hatırlarım gecenin köründe kalkıp televizyon açtığımı. 90ların erotik gece kuşaklarına son verilmişti, o saatlerde sadece eski diziler, eski filmler ya da saatlerce süren, spor aletleri hakkındaki TV reklamları verilirdi, bir de Cnbc-e altyazılı dizilerinin tekrarlarını yapar, araya sanki benim farkımdaymışçasına haftasonu öğlene kadar yayınladıkları Nickelodeon çizgifilmlerinden altyazılı bölümler koyarlardı, sabahlarsam da ödülüm 6-7 gibi çıkan Muppet Show olurdu. Kimse TV bağımlılığımı yadırgamazdı, annem beni böyle kabul etmişti, babam beni kendisi gibi yetiştirmeye çalıştıysa da başaramadı, zamanı da yoktu, ip atlayamadım, bisiklete binmeyi de öğrenemedim, sokakta bir kere futbol oynamıştım, en iyi arkadaşım erkek olduğu için, ama favori aktivitem TV izlemek ve hayal kurmaktı. TV kanalları dışında Cnbc-e'ye verdiğim özel ilgiyi ailem de anlamıştı, susmam ve olanları dinlememem için geceyarısı, 18+ etiketiyle yayınlanan Six Feet Under'ın önüne bile konmuştum, bunu çok sonradan aynı bölümü izlediğimde anladım. Cnbc-e dizilerine de arada bakardım, ama asıl favorim önceden de sözettiğim Nickelodeon kuşağıydı. O zamanın favori Nick çizgifilmleri (Nicktoons olarak da bilinirler) Rocko's Modern Life, Ren & StimpyAs Told By Ginger, Aaaah! Real Monsters, Rocket Power, Rugrats, Süngerbob Kareşort, Catdog,  Avatar ve Jimmy Neutron , mükemmel bir Türkçe dublajla haftasonları öğlene kadar ve hafta içleri ekonomi kuşağı bittikten sonra (hafta içleri genelde sadece Süngerbob yayınlanırdı, en sevilen çizgifilm olduğu için) yayınlanırdı, şanslı olan gecenin köründe altyazılı bir Ren & Stimpy ya da Süngerbob'a da denk gelebilirdi. Cnbc-e bir ara haftasonları bu kuşağa Heidi ve Vikingler'i de eklemişti, ancak sanırım beğenilmedi ve bir süre sonra kaldırıldı, ben de Heidi'nin Almanca jeneriğiyle büyümeme rağmen Heidi'yi sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Zaman içinde bu kuşak da değişime uğradı tabii ki, çocuğunu TV önüne koyup etkilenince kanala saldıran Türk halkı yüzünden, biraz da eskidiklerinden Ren & Stimpy gibi absürd, daha çok büyüklere yönelik çizgifilmlerden bazıları kaldırıldı, yerlerine eğitici içerikli Kaşif Dora ve Koş Diego Koş gibi çizgifilmler getirildi, bize de sabahın yedisinde kalkınca bizden çok daha küçüklere hitap eden, direkt ABD'den alınıp apar topar dublaj yapıldığı için Türkçe'nin yanında İspanyolca öğreten (sonradan İspanyolca kısımlara İngilizce dublaj yapıldı, malum biz ikinci, öğretilen dil olarak İngilizce'yi tercih ediyoruz) Dora'yı izleyip bunalmak kaldı, neyse ki sonrasında Rocket Power çıkacaktı, 11 gibi de assolist Süngerbob... Süngerbob Kareşort'un 2000lerde çocuk ve genç olmuş insanlar üzerinde büyük bir etkisi oldu, her zaman son derece iyimser Süngerbob, aptal arkadaşı Patrick, pesimist komşusu Squidward, başka bir komşusu Teksaslı sincap Sandy ve Yengeç Burger'deki paragöz patronu Bay Yengeç'in maceraları en çok izlenilen çizgifilmler arasına girdi. Süngerbob baskılı tişörtler, kırtasiye ürünleri, çantalar ve aksesuarlar 2010lara kadar yok sattı, çocukların alması istenilen ürünlere Süngerbob koymak yetti. Süngerbob fırtınası sadece Türkiye'de olmadıysa da, Cnbc-e tarafından ilk kez ekranlara taşındı. 2008 gibi Nickelodeon'ın yeniden Kablo TV'ye gelmesi belki de Cnbc-e sayesinde oldu, kim bilir?

Çizgifilmler favorim olsa da dizilere de bakıyordum, dediğim gibi çoğunlukla bakmam gereken yaştan çok daha önce bakıyordum, ama istisnalarım vardı. Cheers, Malcolm in the Middle, Scrubs, Married with Children ve benzeri sit-comlar, annemin dizisi olmadığı akşamlar favorimdi, ama hiçbiri The Simpsons'un gönlümdeki yerine yaklaşamadı. Perşembeleri sekizde, dizi başladığında bir sevinç çığlığı atardım, Cadılar Bayramı bölümleriyle Tırmık ile Kıymık hicivleri biraz korkutsa da dizi genelde içimi bir sıcaklık kaplamasına sebep olurdu. 7 yaşımda öğretmenime The Simpsons'dan Lisa ve Bart'ın diyalogunun olduğu bir ödev vermiştim, kadıncağız onların kim olduğunu sormuştu, altyazılı dizileri muhtemelen genelde gençler izliyordu, ama bu Cnbc-e'nin popüler bir kanal olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Zaman geçti. Nick kuşağındaki çizgi filmlerin yapımına devam edilmediği için Süngerbob dışında hepsi kaldırıldı, Süngerbob da farklı bir dublajla yayınlanmaya başladı. Diziler de aynı değildi, Rtük'ten yine kapatma cezası yeme korkusuyla dizilerde sansüre gidiliyor, tütün ürünleri ve içkiler (komik de olsa) buzlanıyor, altyazılar git gide manasızlaşıyordu, çevirmenler muhtemelen bıktıklarından, mastürbasyon yerine tek başına mehtaba çıkmak filan diyorlardı. Cnbc-e, birkaç rakibi çıksa da TV'de eşsiz kaldı ancak internet oldukça gelişmişti ve sansürsüzdü, yayınlandıktan bir gün sonra çok daha anlaşılır bir altyazıyla dizi izleme sitelerinden dizileri izleyebiliyordunuz, üstelik istediğiniz zaman. Cnbc-e'nin reytingleri düştü, kanal ise genele uyma yerine özensiz kalmayı tercih etti ve en sonunda 2015 Kasım'da başka bir yayıncıya satıldı, artık hayatına TLC olarak devam edecek. Bu haber ben dahil 2000lerin başında çocukluğunu ya da gençliğini yaşamış bir çok kişiyi üzdü, artık çoğumuz Cnbc-e izlemiyorduk, ama onlar da arşivden eski Nick çizgifilmlerini çıkarmamış, Game of Thrones'u kese biçe kuş etmiş ve Süngerbob'un eski dublaj ekibini geri getirmemişlerdi.

Ama 2000lerin zamanındaki yayınlarını direkt televizyona verselerdi, izlerdik. Yaşlı ve nostaljik de hissetmezdik.

2 Ağustos 2015 Pazar

Bu Derste Diktatörlük Kuracağız - Die Welle

Okuyacağınız bu yazı 2008 yapımı Die Welle isimli filme dair spoiler'lar içermektedir. Filmi izlemediyseniz okumayınız.

Amerika'da gerçekleştirilmiş bir sosyal deneye dayanan, ayrıca kendisinden önce İngilizce bir kitap da çıkmış olan Die Welle, 60'larda yapılan deney 2008 Almanya'sında yapılsaydı olacakları anlatmaya çalışmış, anlatırken de bol bol mesaj kaygısına düşmüş bir film. Filmin ana karakteri "cool" öğretmen Rainer Wegner, rock grubu tişörtleriyle görebileceğimiz, dövmesi olan, öğrencilerinin ona adıyla hitap ettiği bir öğretmen, ta ki bir haftalık Otokrasi dersi ona denk gelinceye kadar. Filmin başlarında Anarşi dersini kendisine vermesi için dil döktüğü takım elbiseli, yaşlı meslektaşının ona yaptığı üstü kapalı "teori teoride kalsın, pratik bizim işimiz değil" uyarısını gözönüne almayan Wegner, orijinal deneydeki gibi yapacaklarının nereye gideceğini bilmeden hareket ediyor.

Dalga hareketi ilk başta zararsız başlıyor, bizde olsa hiç şaşırmayacağımız bir şekilde öğrenciler öğretmene Bay Wegner diye hitap etmeye, derste doğru düzgün oturmaya, her dersin başında ayağa kalkıp "Günaydın Bay Wegner" demeye ve söz alacakları zaman ayağa kalkmaya başlıyorlar. Sonra demokratik bir şekilde hareketin adını belirliyorlar, bir logo hazırlıyorlar. Bu sırada sınıftaki öğrencilerin gayet hızlı bir şekilde değiştiklerini izliyoruz. Klasik silik ergen tipi olan Tim'in tam bir partizan olması bizi şaşırtmazken, faşizm desek kesinlikle karşı çıkacak diğer öğrencilerin birden Dalga'yı sahiplenmesi biraz tuhaf geliyor, ama ergenlerde sürü psikolojisinin daha etkili olduğunun farkında olmak lazım filmi izlerken. Üniforma giymeye de başlayan Otokrasi sınıfı giderek daha güçleniyor, sınıfı tek terkeden balığın baştan koktuğunu anlayan Nora olurken sınıf kapasitesini dolduracak kadar çok öğrenci geliyor, hatta haftanın başında derse girmek istemeyen öğrenciler (dersin isteyerek alındığını belirteyim burada, bizdeki gibi zorunlu seçmeli değil yani) bile geri geliyor. Logo, üniforma derken en son sınıftaki tek Türk öğrenci olan Sinan(Arap asıllı Elyas M'barek tarafından canlandırılıyor) ve dadaşları Nazi selamını çokça andıran bir "Dalga selamı" da buluyor. Filmde öğrenciler cepheleşmeye başlamışken Rainer Wegner içindeki diktatörün ona yaptırdıklarını okul takımının kavgasına kadar farketmiyor, hatta ondan daha sonra asıl frene bastığı an öğrencilerden Marco'nun evine gelip Dalga'ya çekimser yaklaşan kız arkadaşına tokat attığını söylediği an oluyor. Filmin sonunda asıl deneydeki gibi öğrenciler bir salonda toplanıyor, Wegner ilk başta Hitlervari, gaza getirici bir konuşma yapıyor ve Marco'yu hedef gösteriyor, sonradan ise Dalga'nın çok ileri gittiğini, artık bittiğini söylüyor ancak asıl deneydeki gibi "sizin lideriniz ben değilim, Hitler" diyip projeksiyona Adolf Hitler'in fotoğrafını yansıtmadığı için, yani yaşı 16-19 arasında değişen tiplemelere bas bas bağırıp BAKIN BÖYLE BÖYLE NAZİ OLDUK diyemediği için, öğrenciler üzülüyor, ve film boyunca kilit karakter olan Tim, daha önceden onu korumaya çalışan bir arkadaşını öldürüyor, sonra da Bay Wegner'i öldüremeyeceğini anlayınca kendi kafasına sıkıyor. Filmden sonra telaşlandıysanız merak etmeyin, silahlar diyarı Amerika'da gerçekleşen söz konusu deneyde bile ergenlerden hiç biri kendini öldürecek kadar ileri gitmiyor.

Film çok daha derine giderek rahatsız edici ve Haneke-vari bir filme dönüşebilirmiş ancak filmin genel kitleye hitap etmesinin istendiği belli oluyor."Dalga" sınıfındakiler Avrupalı herhangi ergenler gibiler, bunu Myspace sayfası açmak istemelerinden, yaptıkları partilerden, aşk-meşk ilişkilerinden, birbirlerine isimlerinin kısaltmalarıyla hitap etmelerinden (Almanya'ya gittiğimde Louisa isimli bir kız bana, ona Lou diye seslenmemi istemişti. İsim 6 harfli be.) anlayabiliyoruz. Film Alman genç seyirci için muhtemelen fazlasıyla empati kurulabilir olmuştur, ben bile bir kaç yerinden tutabildim filmi. Bu arada Sinan, tam bir Türk tiplemesi olmuş, olaylara yaklaşımı, mesajı aldığı sahnede ailesinin gösterilmesi v.b. Film PG-13(yani 13 yaşından küçükler hariç herkesin izleyebileceği) bir film değil kesinlikle, iki tane vurulma sahnesi var sonuçta, ama sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan milenyum çocuklarının etkileneceğini sanmıyorum, zaten filmi izleyen bir çok kişi lisede ders gereği izlemiş, ben de Almanca öğretmeni olsam ben de izletirdim açıkçası, liseli gençlere en çok hitap edecek Almanca filmlerden biri olabilir. Kısacası Die Welle eğlenceli ve düşündürücü bir film, puanlasam 24 yaşında 17liği oynayan meleksi Max Riemelt için 6 üzerinden 7 verirdim.

26 Haziran 2015 Cuma

Sahurda Haneke ile Delirmeceler (Dikkat: Spoiler!)

Zorlu bir ilk yılın ardından Bursa'dan sesleniyorum sevgili blogumun olmayan okuyucuları. Finaller bütler derken sonunda okul bitti ve ben de hakettiğim tatile kavuştum. Tatilden kastım tabii ki de bulutlu ama sıcak iğrenç bir havada internet - televizyon - arada arkadaşın gelişi kısırdöngüsü... Her neyse, yazının ana konusuna gelelim. Yazın başında sinefil garip anam filme doysun diye eve uydu taktırmış, kampanyaya da denk gelmiş kısacası 10 HD film kanalı iki seneliğine emrimize amade, emrimize derken evde 4 KİŞİ (anam - ben - anamın erkek arkadaşı - onun 12 yaşındaki oğlu) olduğumuzu belirteyim, yani genelde çoğunluğa uymak amacıyla Survivor ve iğrenç dublajlı aksiyon filmlerine maruz kalsam da sahurda genelde televizyon bana kalıyor, ben de güzel filmler görürsem bu süreyi değerlendiriyorum, bu yazı da sahurda denk geldiğim iki güzide film hakkında.
NOT: YAZI BENNY'S VIDEO VE FUNNY GAMES SPOILERLARI İÇERİR. FİLMLERİ İZLEMEDİYSENİZ OKUMANIZ TAVSİYE EDİLMEZ.


 Evet, evinde uydu olan bir çocuk olursanız sahurda Haneke filmlerine denk gelebilirsiniz. Bir hafta arayla, aynı saatte önce 17 yaşındaki Arno Frisch'in harikalar yarattığı Benny's Video(1992)'yu ve 22 yaşındaki Arno Frisch'in harikalar yarattığı Funny Games(1997)'i izleme şansı buldum. Pişman mıyım, asla. Güzelleştim manyaklıkla... Ehm neyse. İlk film Benny isminde, odasının manzarasını bile televizyondan izlemeyi tercih eden, televizyona ve videolara fazla maruz kalınca gerçek şiddeti filmlerdeki sahte şiddetten ayıramayan 14 yaşında bir çocukcağız hakkında. Gerizekalı ama paralı ailesi anlayamadan kafayı sıyırmış olan Benny, kendisini pencereleri siyah perdelerle kapalı odasına hapsetmiş babasının öldürdüğü domuzun videosunu geriye sara sara izlemektedir. Bir gün biraz da ergenliğimi yaşayayım yazıktır diye düşünerek okuldan bir arkadaşını evine davet eder. Kızcağız ilk başta Benny'nin teçhizatına bayılsa da Benny'nin babasının domuzu öldürdüğü silahı getirmesiyle bir cinayete kurban gider.
before & after
Benny kızı öldürmüştür, üstelik kızın ölümü Benny'nin video kamerası aracılığıyla televizyona da kaydedilmiştir, zaten Benny hiç telaşlanmamakta, sülalem raad modunda yoğurt yemektedir. Benny kızın kanını temizlemeye bile cüret etmez, bu rahatlığa rağmen ailesi de Benny'nin yediği haltı, o televizyonda kızın öldüğü kaydı oynatmadan anlamaz. Benny annesiyle apar topar Mısır'a tatile gönderilir, bu sırada Benny'nin babası cesedi küçük parçalara böler ve gömer, bu oğlanı hapislerde çürütelim de aklı başına gelsin demek yok yani. Bu arada Benny'nin orta-üst sınıf denilebilecek, eğitimli bir aileye mensup olduğunu da belirteyim, bir sonraki filmde de değineceğim bir mevzuyla alakalı çünkü. Film boyunca pokerface takılan, içine kapanık, sosyopat denilebilecek bir karakter Benny. Annesi ve babası ise son derece normal insanlar, öyle normaller ki oğulları cinayet işlediğinde başına bir şey gelmemesi için herşeyi yapıyorlar ancak, filmin sonunda bunun karşılığını aldıklarını pek söylemeyeceğim. Benny's Video, sürekli şiddet görüntülerine maruz kalarak gerçek şiddeti televizyondaki sahte şiddetten ayıramayan baş kahramanı Benny aracılığıyla şiddetin içselleştirildiğinde ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Benny muhtemelen hayatın da bir kumandası olduğunu ve arkadaşının ölümünü geriye sarabileceğini düşünüyor, belki de insanı geren sakinliği bu yüzden.

Ve tam 5 yıl sonra, asıl şaheser diyebileceğimiz Funny Games vizyona giriyor. Yönetmen Michael Haneke kadroyla pek oynamamış, Benny'nin babasını oynayan Ulrich Mühe bu sefer aile babası
mama i'm in love with a criminal...
rolünde, Benny'nin ta kendisi Arno Frisch ise ergenlikten çıkmış 22 yaşındaki haliyle, piçliğin ve 3 numara saçların ne kadar seksi olabileceğini gösteren Paul'u oynuyor. Bu filmin konusu ise şöyle, Anna, Georg ve 7-8 yaşlarındaki oğulları Georg (yaratıcılıkta son nokta) yazlıkları diyebileceğimiz bir kır evine giderler, ev elektronik kapılarla ve çitlerle gayet iyi bir şekilde korunmaktadır, ayrıca Alman kurdu köpekleri Rolfi de onları ilk gördüğü andan itibaren filmin esas oğlanları Paul ve Peter'e havlayarak güvenliğe yaptığı büyük katkıyı göstermiştir. Bu kadar güvenliğe rağmen yumurta için komşularını bahane ederek eve giren Peter ve kendini aynı komşunun iş arkadaşının oğlu olarak tanıtan Paul'a kapıyı açmaları, çekirdek ailemizin sonu olur. Beyazlar içinde gelen karizmatik Paul ve saf Peter ailemizi sadist oyunlarla delirtir, bunu niye yaptıkları sorulduğunda da "Neden olmasın xd" der Paul. Aile herhangi bir aile gibi gösterilir, tek kötülükleri sinir bozucu olmalarıdır, Paul ve Peter neden onları seçmiştir? Filmin ortalarına doğru anlarız ki Paul ve Peter önceden Anna ve Georg'un komşusu olan bir aileyi de ellerinden geçirmiştir. Peki Paul ve Peter, iki eğitimli kibar genç, bunu neden yapıyorlar? Paul'un Peter hakkında filmde anlattığı "o ibne bir piskopat" konulu hikaye yalan olduğu gibi filmin sonundaki "paralel evren" muhabbeti de bize Paul ve Peter'in gerçekte kim oldukları hakkında ipuçları veriyor. Bu iki karakter de Benny gibi muhtemelen orta-üst seviyede, eğitimli ailelerden geliyorlar ve gerçek hayattaki şiddeti televizyondan ayırabildikleri meçhul. Tek farkı Benny acemice bir cinayet işlemişken Paul ve Peter gayet profosyoneller, Peter mutfakta Anna'nın yumurtaları getirmesini beklerken 'yanlışlıkla' evdeki tek iletişim aracı olan cep telefonunu su dolu kaba düşürmeyi ihmal etmiyor, böylece Anna ve Georg polise haber veremiyor. Evden kaçma şansları olsa bile aile bu şansları iyi değerlendiremiyor, eninde sonunda beyazlıların eline düşüyorlar. Şimdi eğer Funny Games'i izleyenlere filmi sorduysanız genelde aldığınız yanıt 'rahatsız edici' olur. Bu filmin rahatsız ediciliği, çoğu rahatsız edici filmin aksine (Saw serisi, The Human Centipede, A Serbian Film v.b) şiddetten gelmiyor. İzleyici genelde şiddeti görmüyor, sesler duyuyoruz ya da bir sonraki sekansta karaktere verilen zarar başka bir açıdan gösteriliyor (mesela baba Georg'un kanlı dizi ya da küçük Georg'un ölümünden sonra televizyonun kanlanması). Filme gerilim unsuru veren şey ise bir çok klişeye karşı gelmesi, Peter ve Paul'un sürekli masumiyetin rengi olan beyaz giymesinin yanısıra Anna kaçtıktan sonra yolda gördüğü ilk arabadan değil ikincisinden yardım istiyor (ve Anna için bu pek iyi olmuyor)ve küçük Georg'un arkadaşının evinde gördüğü tüfek ya da teknenin iç kısmına düşmüş bıçak ailemizin kurtulmasına yardımcı olmuyor, yani gösterilen silah patlamıyor, hatta en sonunda gerçek hayat kumandasını bulan Ben...ehm pardon Paul, Anna birden masadaki tüfeği kapıp Peter'i öldürünce anı geriye sarıyor ki tüfeği masadan tam zamanında alabilsin ve Anna'yı engelleyebilsin.
ben sizi tutuyorum
 Film bahisini Paul ve Peter'den yana koyuyor, seyircinin istediği mutlu son bir türlü gerçekleşmiyor, Haneke Hollywood kurallarını bir bir deliyor. Bu arada film seyircinin karakterlerle empati kurmasını da engelliyor, Paul sanki seyirci onun yanındaymışçasına kameraya bakıp konuşuyor, sorular soruyor, göz bile kırpıyor. Bu film kesinlikle daha önce izlediğim filmlere benzemiyor. Aslında filmin anormalliği daha açılışında olabilecek en güzel biçimde belli ediliyor, ama gözü canavarın alt edilmesine alışmış seyirci yine de filmden kanı donmuş bir biçimde çıkıyor. 

Michael Haneke'nin şu zamana kadar izlediğim iki filmi olan Benny's Video da Funny Games'te derin ve eğlenceli filmler, ancak Funny Games insanı delirten kurgusuyla, gerim gerim germesiyle ve izleyiciyi şiddetsever insan doğasıyla yüzleştirmesiyle öne çıkıyor. Her iki film de kurgusu ve Arno Frisch'in mükemmel oyunculuğu yüzünden izlenmeli, ancak Funny Games adını klasikler arasına yazdırabilecek güzellikte bir film. Güzellik demişken, sarsıcılığın ve deliliğin güzelliği tabii. Bir de genç Arno Frisch'in. Stockholm sendromlu cumalar herkese.

13 Ocak 2015 Salı

Avrupa'nın Kraliçesi: Conchita Wurst

Aklımda hiç blogta Conchita'ya yer vermekle alakalı bir şey yoktu ama kendisini Golden Globe sayesinde bir de Amerikalıların gözünden görünce yazasım geldi. Nasıl olsa kimse okumuyor alskjdlskdjfkdfj

Ehm, aslında Tom Neuwirth Conchita Wurst'u yaratalı çok olmadı. Daha 17 yaşındayken bizdeki Popstar yarışmalarının bir benzerinde ikinci olduktan sonra doğduğu küçük kasabadan Graz'a taşınınca Tom, içindeki asil kadını keşfetti. Kübalı bir arkadaşının ona yakıştırdığı Conchita'yı ismi, Almanca ''umurumda değil'' manasına gelen ''Das ist mir doch alles Wurst''taki Wurst'u ise soyismi yaptı. Conchita Wurst'un ilk görünüşü yine bir ses yarışmasıyla oldu, bu videodaki izleyicilerin tepkisine dikkat edin, ilk başta sakallı ve kırmızı simli stilettolu Conchita'yı yadırgasalar da Conchita yarışmayı altıncı olarak tamamladı. Bir sene sonra Avusturya'nın Eurovision seçmelerine katılsa da saçma sapan bir şarkıya elendi, ancak elenmesi sonradan Conchita için mükemmel bir fırsat yaratacaktı.


Benim Conchita'yı tanımam ise 2014 Eurovision'u için Avusturya'nın adayı olmasıyla oldu. Görünüşü bir çok fana garip gelse ve onu iddiasızlaştırsa da çoğumuz Conchita'nın her adımını izledik, röportajlarındaki hazır cevaplılığını sevdik, şarkısı Rise Like a Phoenix ise çok iddialı bir aday değildi, ta ki Eurovision 2014'ün ikinci yarıfinalinin yayınlanacağı akşama kadar. O geceyi hala hatırlıyorum, Conchita'nın sahneye çıkışını heyecanla bekliyordum ve çıktığı andan sahneden indiği ana kadar tüylerim diken diken olmuş bir biçimde televizyona kilitlendim, ses sondaydı tabii. Conchita her ne kadar aptal rolü yapsa da bazen, aptal bir kadın değil. Sanki hepimizin onu beklediğini, onu iddiasız bulduğunu, onu garipsediğini biliyordu ve 2014'ün en güzel koreografisiyle tüm Eurovision'un en güzel performanslarından birini sundu, sahnede tek kişi olmasına rağmen. Rise Like A Phoenix bahislerde 6.sıradan 1. sıraya kadar yükselirken o, finalde ise yarıfinalde ne yaptıysa aynen uyguladı ve karşılığını aldı, jürilerin kendisine karşı uyguladığı önyargılı tutuma rağmen Conchita Wurst, 2014 Eurovision Şarkı Yarışması'nı 290 puanla kazandı. Yarıfinal performansını buradan, final performansını buradan, şarkının sözlerini onu birinciliğe taşıyanlara göre değiştirdiği, kazandıktan sonraki performansını ise buradan izleyebilirsiniz. Onu birinci yapan sadece performansının iyi olması değildi. Conchita kibarlığını hiç bir zaman bozmadı, katılımcılardan biri onun hakkında ''Yaşadığım şehirdeki travesti sokağından geçerken nasıl gaza basıyorsam Conchita Wurst hakkında da öyle hissediyorum.'' dediğinde bile. Mütevazılığını şu an bile kaybetmedi, bir idol olarak görülmemesi gerektiğini bile söyledi, kariyerindeki en kötü olay reality show'lara çıkması olmasına rağmen. 

Eurovision 2014'teki başarısından sonra şu an Conchita, kendi bile istememesine rağmen bir gay ikonu ve bir çok insan için idol konumunda. Bir kaç sene önceki alaya alınan az ünlü kimliğinden çok uzakta, BM genel sekreteri Ban Ki-Moon'un ''kültür ikonu'' olarak tanımladığı bir özgürlük sembolü artık Conchita. Cinsiyetlerimizin, dinlerimizin, ve nasıl göründüğümüzün önemsenmediği bir dünyayı hedefleyen ''Avusturya Kraliçesi'', en yeni teklisine bakılırsa bu hedeflerinden birine beş sene içerisinde ulaşacak.

Her röportajında yeni bir bakış açısı bulabileceğiniz, asaletiyle ve zekasıyla sizi şaşırtacak bir kadın Conchita Wurst, gay oğlanları anormalleştirerek kapamazsak içlerinden çıkabilecek harikaların bir kanıtı.