18 Nisan 2020 Cumartesi

15 dakikalık yazılar 2 - balıkçı

perşembe günü akşamüstü dersim vardı, ben de yazmayı dersten sonrasına erteledim ve UNUTTUM dkjfkfjd bu yüzden 2. yazı cuma gününün yazısı. garip bir şekilde bu öykünün asıl dili ingilizce, buraya yazarken aynı anda çevirmiş oluyorum, yani aynı yazıyı okumayacaksınız ne yazık ki dkfjfk

17.04.2020
Bir balıkçının hayatı nispeten basittir. Güneşten önce kalkarım (hem de alarmsız, bu noktaya nasıl geldim bilmiyorum), ağı ve oltamı alırım, köpeğe bakarım, ve çok ses çıkarmadan tekneye giderim. Su ilk başta sığdır, bu sebepten olacak köylüler yazın burada yüzmeyi severler. Kimse boğulmaz. Tekneyi iterim, kalan gücümle de kendimi tekneye atarım. Başucundaki küçük lambayı açarım, güneş de birazdan doğar zaten. Güneş artık eskisi gibi bir problem değil benim için. Bembeyaz ve soluk tenim artık bir ıstakozun kırmızı, sert kabuğunu andırıyor. Bunca yıldan sonra hala ülkemde çok popüler olan bronz tene erişemedim. Bunun sebebi sanırım genlerim, çünkü benim tam tersime Anna her yaz bir tanrıça heykelini andıran altın bir tene bürünüyor. 

Her gün şafak sökerken hava o kadar canlı ve taze oluyor ki. Birkaç şapşal balığı yakalama umuduyla ağı atıyorum. Öğlene kadar buradayım, bu yetmezse de akşam vakti bir kez daha çıkmam gerekecek. Balık yakalamakta pek iyi sayılmam, ama ya burada kalacaktım ya da pamuk tarlasına gidecektim, ben de denizde karadakinden daha iyiyimdir. Deniz ve bahçedeki ağaçlar sağolsunlar bize yeteri kadar yardımcı oluyor. Eğer her şey benim işgücüme bağlı olsaydı sıçmıştık, ve Anna'yı asla buna maruz bırakmak istemezdim. Ondan önce ben hep zayıf, sıska olandım. Akıntının beni alıp götürmesine hazırdım. Deniz beni aldıktan sonra gördüğüm ilk şey oydu. Köyde boğulmayı beceren tek mal bendim. Fazla açıldığım için boğulmuştum. Beni denizin diğer tarafına çekmişler, ağzımdan ve burnumdan kan püskürte püskürte sürüklendiğimi hatırlıyorum. Anna beni bulmuş. "Bu kader", dediler. "Kadere karşı gelme, yoksa lanetlenirsin" dediler. O zamanlar sadece aptal bir turisttim, kaderin ne olduğundan ve geleneklerden pek haberim yoktu, ama lanetli doğduğumu hep biliyordum.
Babamı ve abimi hayal kırıklığına uğrattım. Annemi defalarca ağlattım. Dünyanın en işe yaramaz, en ipe sapa gelmez insanıydım. Sonra boğuldum ve Anna'yı buldum, o da bana yaşamam için bir sebep verdi, karşılığında tek istediği ise şapşal bir köpek yavrusuydu. Anna'yla evlenerek babasından kalan eve ve zeytinliğe sahip oldum diye bana şanslı dediler, ama bilmiyorlardı ki evlenmemizin tek sebebi Anna'nın kendisiydi. O evsiz de olsa yine onunla evlenirdim ve umurumda da olmazdı.

Anna evi ve zeytinliği çekip çeviriyor, ben de ona yapabildiğimce yardım ediyorum. Ona göre bizim gibi aklı meşgul olan insanlar kendilerine bir iş yaratmak zorundaydı, bu yüzden o bir çiftçi oldu, ben de bir balıkçı. Yıllarca ellerinle çalıştıktan sonra ölümün hasretini bırakıp tüm basitliğiyle yaşamaya başlıyorsun. Ciğerlerini tatlı yaz havasıyla doldurmak. Saniyeler önce ağaçtan kopardığın meyveden koca bir ısırık almak. Soğuk, rüzgarlı bir sabah ilkbaharın habercisi çiçeklerin açışına uyanmak. Sallanan kuyruğuyla sana doğru gelen köpek. Onun saçlarımda dolaşan nazik elleri. Ben bir zamanlar lanetli bir ölüydüm. Artık yeniden doğdum. 

15 dakikalık yazılar 1 - günlük

okulların kapatıldığı, doğal olarak benim de işe gidemediğim 16 marttan beri malum durumdan kendimi korumak için sosyal izolasyon uyguluyorum. bu süreç esnasında yakın arkadaşlarımdan birinin vatzap grubumuzda yazıya yeniden başlamak istediğini söylemesi üzerine diğer bir arkadaşım her gün 15 dakika boyunca yazmayı önerdi, ben de çarşambadan beri bunu uyguluyorum, şimdiden 1 gün fire verdim bile sjfhfjf yazıları burada paylaşayım, zaten okuyan az bari bloga bir hareket gelsin diye düşündüm. bu 15 dakika 'challenge'ını daha ne kadar uygularım bilmiyorum ama şimdilik bir gün daha fire vermeyi düşünmüyorum. işte ilk günün yazısı:
15.04.2020
Dün G. yazı yazmaya tekrar başladığından bahsedince şu her gün 15 dakika bir şeyler yazma fikri benim aklıma yerleşti. Genellikle böyle bir anda başladığım şeyleri bitiremem, ama şu an çok vaktim var. Üstelik ileride bir yazar olmayı istiyorsam, yazmak benim için bir alışkanlık olmalı.

16 Mart'tan beri "ev karantinası" altındayım. Okul da kurs da kapalı. Pazartesi bir seviye sınavı için derslerime başladım. Sürekli annemlerle olmak canımı sıkıyor. Özellikle annem içince sürekli bana sarıyor. 1-2 hafta daha dişimi sıkmam lazım, Ramazan gelince içemez. Sarhoş insanları sevmiyorum, bir de annem olmayan hayatıma dair tüm detayları merak ediyor ve benim de yetişkin bir birey olduğumu anlayamıyor. 18 değil, 21 değil, 24 yaşındayım ne de olsa (ne yazık ki)

Ruhum sıkılıyor. Tam hayatım düzene girmişken ve geleceğim tekrar parlak gözüküyorken bu salgın patlak verdi! Yazın uğraşmam gereken bir ton evrak işi olacak, bir de geçen seneki gibi olmasın diye erken başlayalım demiştik. Zaten hayatımda nadiren şeyler yolunda gider. Eskiler her şey olacağına varır demiş ama istediğim gibi olacağına varsa keşke.

Son beş dakika. Bugün bu aralar ne yaptığımdan ve bana etki eden şeylerden bahsettim. Yarın ne yazarım, hatta yazar mıyım o da belli değil (YAZMADI). Bir ara günlükten kurguya dönsem fena olmaz. Sonuçta bir kurgu yazarı olmak ve insanları gerçeklik denen işkenceden bir süreliğine de olsa kurtarabilecek bir dünya yaratmak istiyorum. Ünlü olmak, sevilmek, takdir görmek de istiyorum. Bu anormal mi? Yani, herkes içten içe bunu istemez mi zaten? Sadece çaresiz olmamak yani tek hayat amacın buymuş gibi davranmamak lazım. Ben de öyle biri değilim zaten.

10 Ekim 2019 Perşembe

resmi depresyon açıklaması

hayatımın büyük bir kısmını okulun rutini içerisinde geçirdim, ve hayatımın büyük bir kısmında okulla aramda bir sevgi-nefret ilişkisi vardı. okumayı ve yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyordum, ama okulda doğru düzgün arkadaşım yoktu, benimle dalga geçen birileri hep oluyordu, ve matematikten nefret ederdim. böyle böyle liseyi bitirdim. üniversitede ilk başta bocalasam da sonrasında okulu çok sevdim ve okulun bana yaşamak için, umut etmek için, devam etmek için bir amaç verdiğini hissettim. bir dönem uzatarak mezun oldum ve asıl mezun olduğum sene üniversitemin güzel şehrinde kalıp okula benzer bir rutin gerektiren dil kursuna başladım. aylar hayatımda ilk defa bu kadar uzun geçti. bazen kaygıdan uyuyamıyordum. yeniden kabus görmeye başladım. 

iki senedir en çok istediğim şey, hayallerimdeki şehir olan berlin'de çok sevdiğim bölümümde yüksek lisans yaparak akademiye adım atabilmekti. kabul aldım hatta kayıt oldum ama bir bursa başvurmamıştım. annem kredi çekmek istedi ama alabildiği kredi 3 bin euro etti. babam sürekli bir işe girip geri çıktı. dört gün sonra dersler başlayacak ve vizem hala çıkmadı. vizem çıksa da gidemeyeceğim çünkü elde avuçta para yok. her şey olabilecek en kötü şekilde gitti. mızmızlanmak gibi geliyor ama açık bir yara gibiyim. işe girip bir sene daha para biriktirip tekrar başvurmak züğürt tesellisi gibi geliyor. facebook'ta humans of new york'a çıkmayı çok isterdim. humans of new york şu aralar berlin'de. 

herkes bir şeyler yapıyor. bir yerlere gidiyor. ben hariç. yararsız bir aptal gibi hissediyorum. kimseden yardım istemiyorum. bu benim suçum. ailemin birikmiş bir parası olmadığını biliyordum ama devam ettim. şimdi ektiğimi biçiyorum. günlerdir evden çıkmıyorum. annem ve babam dışında kimseyle konuşmak istemiyorum. bir de twitter'dan yazdıklarım var ama o konuşma sayılmaz. arkadaşlarımın hepsi farklı yerlerde. durumu açıklamak çok üzüyor. hayatım bitmiş gibi. bazen hiç doğmamış olmayı diliyorum. biliyorum çok aptalca. koca bir çocuğun mızmızlanması gibi geliyordur belki. okula durumumu yazdım ve hala cevap vermediler. hiç kayıtlanmasına rağmen gitmeyeceğim, donduramıyorum da diyen başka bir salak olmuş mudur acaba? günlerimi inkar, kaçış ve mutsuzluk içinde geçiriyorum. öğretmenlik ilanlarına başvuruyorum. koca bir sene daha böyle geçecek. gelecek nisan'da yeniden başvurduğumda okul beni yeniden kabul eder mi? sanmıyorum. tekrardan motivasyon mektupları yazmam gerekecek, ve daha kötüsü tekrardan hocalarıma gidip tavsiye mektubu dilenmem. boş bir hayalin peşinde koştuğumu düşünecekler. boş bir hayalin peşinde koşuyor olmaktan çok korkuyorum.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

dünyanın en boktan yazı belki de birinci

okulun ikinci dönemi boyunca yani şubat'tan haziran'a kadar geçen süre içerisinde 75 kilodan 84 kiloya çıkmışım, çünkü yurttaki yemek saatlerini kaçırıyordum ve spora zamanım yoktu ancak yemeğe harcayabileceğim param mevcuttu. kilolu olmaktan nefret eden ve tlc'deki ağır yaşamlar fragmanını izleyemeyecek kadar şişman olmaktan (yani çirkin olmaktan, sevilmemekten) korkan biri olarak bu durumu değiştirmek istiyordum ve spora başladım. spora haftada en fazla 4 gün gidebiliyorum (haftada 5 gün açık) ve çok yiyorum. dışarıdan yemek söylemeyi azaltsam da tamamen bırakmadım, en fazla haftada bir cips yiyorum ve geri kalan her günde çikolatalı bir şeyler yemeyi ihmal etmiyorum. kafeinsiz ayakta duramıyorum, sürekli yorgunum, hiç mutlu hissetmiyorum. annem ve erkek arkadaşı sanki her gece içmiyorlarmış gibi sürekli "çok yedin, çok yiyorsun, kilo aldın" diyorlar iyiliğimi düşündükleri için :))))) en son "sen saldın her şeyi, tüm gün internettesin, hiç bir şey yapmıyorsun" temalı bir konuşma geçti, hatırlamak midemi bulandırıyor. annem "benimle hiç konuşmuyorsun" diyor sürekli. aşırı çalıştığı ve yorgun olduğu için çok tahammülsüz ve beni anlayamıyor. 3 - 4 sene sonra antidepresansız ilk ayım. annemle konuşmak istemiyorum çünkü sürekli aynı şeyleri söylüyor, "güçlü olacaksın, bunlar bahane değil, ben yemem bunları"... kimseyle konuşmak istemiyorum, evde yalnız kalmak istiyorum. libidom tavan yaptı. kendim başka olmak üzere kimseye katlanamıyorum. yüksek lisansa kabul edilebilmek için almanca ve ielts çalışmam lazım ama yapmıyorum. kendimi hiçbir şekilde geliştirmiyorum, bazen kitap okuyorum gerçi.
bütün bunları da yardım istediğim için yazıyorum, beni okuyan 3 kişiden biri anlar belki.

hiç hayatınızı değiştirmenizin elinizde olduğu, ama zaaflarınızdan vazgeçemediğiniz oldu mu? aciz misiniz? mal mısınız? ben malım.

29 Mart 2018 Perşembe

mor salkım

işte o salkımlar ksjdkjd ışık berbat olduğu için iğrenç çıktı ama
güzel ve canlı bi renkleri vardı aslında
bugün okuldan eve giderken genelde gitmediğim bir yoldan gittim. yol çitliydi ve bir köşesinde visterya ya da mor salkım denilen sarmaşıklar çiçeklenmişti. boyumun uzandığı bir tanesini kopardım, genelde bunu yapmam çiçeğin dalında güzel olduğuna inanarak ama bugün pek düşünmeden, yorgun kafayla bir salkım kopardım, çiçekleri daha tam açmamıştı. yolun devamında, ana yola çıkarkenki çimlerin üstünde iki koparılmış salkım daha vardı, onların çiçeklerinin çoğu açmıştı, onları da yanıma aldım. bunların hiç birinin çok mantıklı bir açıklaması yok, kokuları da çok güzel değildir ama renkleri güzeldir, muhtemelen o yüzden elimde 3 ince visterya salkımıyla (?) yürüdüm, dolmuşa bindim ve eve gittim. visteryaları su dolu bir bardağa koymayı düşündüm ama odam apartman boşluğuna bakıyor ve güneş almıyordu, yani bu yersiz bir çaba olurdu. sonra annemin bana sürpriz olarak aldığı mor ahşap kapaklı defteri hatırladım. kitaptan kutu yapılıyorsa defterden de yapılır diye düşünüp tam o anda o defteri kutu yapmaya karar verdim çünkü kapakları buna çok uygundu ve yeterince defterim vardı. ama o anda kutuyu yapamazdım, ben de çiçekleri koparıp defterin kapağını kapattım, üstüne 3-4 kitap koydum, haftasonu kutuyu yaparsam visterya çiçekleri orada kuruyacak. tüm bunları yaşarken ve yazarken aklıma başka bir şey de geldi, bu eylemi yapmamın manasızlığı ve çaresiz bir romantik olduğum gerçeği. çaresiz bir romantik dediysem, aklınıza romantik komedi ve ryan gosling hayranı biri gelmesin, gerçi lost river filmini çok beğenmiştim kendisinin. benim asıl anladığım dünyanın tüm kötülüğüne karşı koyamayan ama kalan bir kaç güzelliğe de sıkıca sarılan biri. hayat aslında gayet anlamsız ama ben onu anlamlı hale getirmeye çalışıyorum, umudum da var. tinder'da aşkı arayan biri gibi, bana söylenenden çok da çıkmamışım, kurallar dışında değilim (bazı şeyler haricinde) ama insanlığın geri kalanı için bu alışılmamış, tuhaf.

çok gereksiz ve saçma konuşuyorum değil mi?
bunlar yalnızlığın getirdikleri. kimsenin ve hiç bir şeyin doyuramayacağı bir yalnızlık.

18 Şubat 2018 Pazar

22

Yıllar yıllar önce nasıl bir yetişkin olacağım hakkında çok fazla fikrim vardı, bu konuda çok fazla hayal kurmuştum. Bir kere çoktan zayıflamış olacaktım, güzel olacaktım, dişlerim artık çarpık olmayacaktı. Upuzun saçlarım ve bir sevgilim olacaktı. Her şeyi yerli yerine oturtmuş olacaktım ve süüpppper giyinecektim.

Gerçek biraz farklı oldu.

Hala vermem gereken 20 küsür kilo var, tel taktıramadım ve bu saatten sonra taktıracak parayı da bulabileceğimi sanmıyorum. Çok güzel olduğumu düşünmüyorum, insanlar da beni güzel bulmuyor, ama bu bence benim kendimi nasıl anladığımla alakalı. Yemekle ve özgüvenimle alakalı sorunlarım olduğunu düşünüyorum ama bunları çözecek ne param ne de zamanım var. Bazen sadece zamanı geçirmek için yaşıyorum, bazen saniyelerin geçmemesini diliyorum, bence hayat bunların toplamı, çünkü gereksiz pazarlar olmasa, cuma ve cumartesiye bu kadar büyük bir anlam yüklemezdik sanayi devrimi sonrası tüketim toplumu olarak. Yani iyiyi bilmek için kötüden geçmemiz gerek. Ben aslında ne demeye çalışıyorum? Bundan tam bir ay 7 gün önce 22 yaşıma girdim. Genelde batı kültürüyle haşır neşir olmuş bir insan için yetişkinlik eşikleri 16, 18 ve 21'dir. 16'yken kafam o kadar karışıktı ki hem dibine kadar yaşamak hem de hiç bir şey yapmamak ve yemek yerken boğularak ölmek istiyordum. 18'ken öfkeli ve sarsılmıştım, damarlarımda kanla karışık hırs akıyordu. 21'ken yani geçen sene atacağım bazı adımları biliyordum, bunun getirdiği bir mutluluk vardı, bazı şeyleri kafamda çözmüştüm, çözemediğim ve asla çözemediğim bazı şeyleri de mutluluk hapının etkisiyle unutmayı ve boşvermeyi seçmiştim. Bu üç eşikte de yetişkin hissetmemiştim, şu an da hissetmiyorum. Çocukken bana çok olgunsun derlerdi, şimdi arkadaşlarımın yanında ben çocuksu kalıyorum. Beden ve para dolayısıyla tam istediğim gibi giyinemiyorum ama fena da giyinmiyorum. Stil konusunda risk almaktan çekinmem, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü (genelde) umursamam, bu da 22 yıl için büyük bir kazanç işte. 22 neden bu kadar önemli? Çünkü beni 16, 18 ve 21'in sarsamayacağı kadar sarstı.

Bebekliğini gördüğüm uzak kuzenim şu aralar fıstık gibi bir genç kadın. Muhtemelen bu sene üniversiteye ya da lisenin son yılına geçecek. Çocukluğum artık "şu an" değil, çok sattığı için farklı şekillerde yeniden moda olmuş nostaljik öğelerin toplamı. Kışın üniversiteden mezun olacağım, gerçi o zaman 23 olacağım ama olsun. Anneannemin annemi doğurduğu yaştayım. Hiç öyle hissetmesem de topluma göre bir yetişkinim.  18 bunun başlangıcıydı. 22 de bunun üstünün fosforlu yeşil kalemle çizilmesi demek, belki de bu yüzden bu yaşıma bir blog yazısı adadım. Hala geleceğe dair tonlarla hayalim ve planlarım var, ama her şey giderek daha sınırlılaşıyor. 6 yaşımdayken dilediğim gibi hem aktris hem de bilim insanı olamam, ama 22 yaşımda akademisyenliğe giden yolda ilerlemeyi isterken hobi olarak da drag queenliğe el atmayı düşünebilirim. Ne de olsa yetişkinlik sorumluluk almaktan ibaret, tıpkı annesi çocuğa "hayır daha zamanı gelmedi" derken benim senenin ilk dondurmasını yemeye karar vermem gibi.

12 Kasım 2017 Pazar

erasmus günlükleri 7: berlin çocuğuyum her yerde si

5 ayımı Doğu Almanya'nın en tırt şehrinde, bir Yozgat'ında bir Kırıkkale'sinde geçirdim, canım ülkeme saygımla geldim, post-erasmus sonrası depresyonumsu bile geçirdim, herkese de görgüsüz gibi anlattım (zavallı blog okuyucularım hariç kdhdkdjd, nolur vurmayın gerizekalı olduğumun ben de farkındayım) ve geriye baktığımda en çok özlediğim yer Berlin. Bu yazıya "seyahat yazısı" etiketini koyarken bile garipsedim, çünkü ben çoktan Berlin'i benimsemiştim, genelde büyük umutlar beslediğiniz bir yeri/kişiyi/kurumu/kuruluşu görünce hayal kırıklığınız da o kadar büyük olur ya, bende öyle olmadı. Sokak köpeğini severcesine, ben sidik kokan metro istasyonlarını, bazen çarşaf suratlı bazen snob ama genelde hipster yerlilerini, havanın genelde nemli ve yağmurlu yani çok afedersiniz sik gibi oluşunu da sevdim. Kabul ediyorum getto yerlerine çok girmedim, genelde Kreuzberg, Mitte ve Neukölln civarlarında takıldım, ama bilen bilir oraları güzel yapan da altkültürdür zaten, Berlin'in mimarisi mahvedilmiş ve ikiye bölünmüştür çünkü, güzel yüzünde kocaman bir yara izi olan, sadece siyah giyinen ve sürekli sigara içen dağınık saçlı androjen bir tiptir Berlin, soğuk görünür ama seni içine çeker. Yani en azından benim durumumda öyle oldu, yoksa Erasmus'u beraber yaptığım hiç kimse (DEVRELERİM DİYESİM GELİYOR SKDJDKDFJDK) Berlin'i beğenmedi, çoğunluk overrated buldu, benim ise gözlerimden kalpler fışkırıyordu, Münihli güzeller bana dalga geçen Umut Sarıkaya karikatürleri atıyordu, İzmir bana düşmandı Berlin sevdiğim için, ama ben vurulmuştum bir kere.

Türkçe isimli davetiye mağazasının yanındaki pubda lezbiyen partisi olmasına vurulmuştum. Batı ve doğunun arasına gecekondu diken ve 90 yaşındaki turla gelen ziyaretçilerini selamlayan Yozgatlı amcaya, onu kucaklayan bohemlere, hippilere, ibnelere ve punklara. Herkesin göründüğü gibi olmasına. Chanel mağazasının üstündeki balkondan bakarken ben gülümseyince geri gülümseyen tezgahtar ablaya, ve o mağazanın bulunduğu en ciks yerde lgbti yürüyüşü olmasına. Bangır bangır, utançtan yoksun ama vicdanına sarılarak Berlin caddelerinden geçmeye, fotoğraf çekenleri selamlamaya, yağmurun altında sırılsıklam olup akıllanmayıp hemen o gece terliklerini ödünç veren Brezilyalı kıza sonsuz teşekkür ederek dışarı çıkmak. Her şehrin gece güzel olması ama Berlin'in apayrı güzel olması, parlaması. Herkesin eğlenmesi, dans etmesi, sarhoş olması ama taciz ya da daha kötüsünün olmaması ya da başıma gelmemesi diyeyim, bir de gariptir ki çevremden Berlin'de hırsızlık olayı çok duydum ama benim başıma kendi hatam sonucu çantamı otobüste unutmam dışında hiç bir şey gelmedi, o da şehirlerarası otobüstü zaten.

Bu 5 ay boyunca 4 kere Berlin'e gittim, bir kere de Prag'a ya da Krakow'a gidebilirdim ama oralara sonra gidebilirmişim gibi geldi, bir de ilk gidişim dışında genelde alt kültür için gittim, yani gece hayatı, itlik serserilik dkfjdkfk Kaldığım şehre Berlin'den gittim zaten, sonra bir daha oy vermeye gittim ve beleş yürüyüş turuna katıldım (Alternative Berlin diye gugıllayan bulur), orada Kreuzberg'in meydanı denilebilecek, SO36'nın olduğu caddeyi hayatımda ilk defa gördüm ve kendimi evde hissettim. O gün dönüş otobüsünü kaçırdım, sonraki otobüs 4 saat sonraydı, ağladım, nerenin malı olduğumu sorguladım, komikti ama utanmadım bundan. İkinci gidişimde Almanya'nın kuzeyinde Erasmus yapan arkadaşlarımla buluşup bir hostel odası tuttuk ve şansımıza o gün ayın son cumartesisiydi, yani SO36'nın ikonik Gayhane gecesiydi. Giyindik süslendik ve mekana bir girdik, Serdar Ortaç çalıyordu! Gecenin müziği zaten Türkçe, Arapça, Yunanca, Bulgarca trash pop'tu ve ben de bilerek ve isteyerek gitmiştim ama Avrupa'nın ortasında 2000ler Türkçe pop duymak yine de garip kaçtı, arkadaşlarımdan birinin oda arkadaşı zavallı Koreli kız hayatının en büyük şoklarından birini yaşadı, ben hayatımda ilk defa gece 3'e kadar bir mekanda kaldım, sonra bu rekorumun üstüne de çıkacaktım ve bu yine Berlin'de olacaktı skfhdj Ertesi gün 1 Mayıs'tı ve arkadaşlarım sabahtan yola çıkmışlardı benim ise öğleye kadar zamanım vardı, ben de Doğu Almanya Müzesi'nin yolunu tuttum ve çok eğlendim, bu yazının seyahat tavsiyesi de bu olsun. Doğu Almanya Müzesi'ne gidin, o asansöre binin, Ikea mağazası gibiydi mübarek... Çantamı şehirlerarası otobüste unutarak dev bir mallığa imza attıktan bir hafta sonra Berlin'in en ünlü gay kulüplerinden birinde Eurovision yayını yapılacaktı ve Erasmus devrelerimden biri (kdhfkdhfjkdjkkf) de Eurovision hayranı çıkmıştı, yemekhanede planlar yapıldı ve bir gün içerisinde biletten kalacak yere her şeyi ayarlamıştık, ilk kez kendi gözlerimle bir drag queen gördüm, yanında twink sevgilisiyle gelmiş İsveçli bir dayıyla ve septum piercingli bir adamla kanka oldum. En son Christopher Street Day yani lgbti yürüyüşü için gittim, bombok geçen bir sınav sonrası önce aynı hostel odasında kaldığımız rockstar tribindeki Amerikalıyla, sonra son anda varlığını öğrendiğim lezbiyen partisindeki şirin butch Avusturalyalı ablayla tanıştım, çok hoşsohbet insanlardı ikisi de. Olaysız geçen bir cumadan sonra donuma kadar ıslandığım yürüyüş günü, ve hayatımın en değişik gecesi. Daha önce gitmediğim daha alternatif/goth bir kulübe gitmeyi tercih ettim, pantolonum ıslandığı için eşofman altıyla gittim, ayaklarımda hostel odasında o gün tanıştığım Brezilyalı kızın ödünç verdiği flip floplar, makyaj çantamı kaybettim makyaj yapamıyorum of rezillik dkhfkdjdk Ama bünye ergen, delikanlı, sefayı anca burada sürebilir, durdu mu, durmadı. Gittim kulübe, e hormonlar da var tabii insanlar da güzel, kaynaşma çalışmaları başladı hafiften. 180 boylarında, bebek suratlı, sarı uzun saçlı bir herife yaklaştım, o da bir şey demedi, ilk başta 30 yaşında sonrasında ise gay olduğunu öğrendim, tekrar nerenin malı olduğumu sorguladıktan sonra konuşmaya devam ettik. Yediği dayaktan dolayı burnunun plastik olduğunu, Prag doğumlu olduğunu ama dağlardaki kulübeyi şehire tercih ettiğini, dj olmasının yanısıra resim yaptığını, aşık olmak istediğini ama fazla hassas olduğunu anlattı bana, onu olmayan evime götürüp iyice sarhoş olup dertleşirken yerde sızmak istedim. Hostele döndüğümde gün ağarmıştı. Prag'a gitme planlarım suya düşmüştü, onu bir daha göremedim ama yaşıyla orantısız yüzünü ve çirkin dünyaya meydan okuyan bebek kalbini aklıma kazıdım, onun için en iyisini diledim ve yine yol gözüktü...

Oradayken kaldığım yere Berlin'den gelip gittiğini öğrendiğim biricik hocama sormuştum, Berlin'de yüksek lisans yapma durumum ve şansım olur mu diye, üniversitelerin çok seçici olmadığını, kaldığım yerden daha pahalı olacağını (tabii ki) ama istiyorsam denemem gerektiğini söyledi. Dediklerini kulak arkası etmedim, daha bir sene var mezun olmama ama üniversiteyi de yüksek lisans yapacağım alanı da buldum, bir şeyi çok istediğimde o şey gerçeküstü değilse kendimi otobanda saatte 200 kilometreyle giderek şartlarım, çarparsam öleceğim kesinmiş gibi, öyle oldu şu an. Şartladım kendimi, notlarıma ve kendime odaklanıyorum, tek başıma yaşayacağım küçük apartman dairesinin, sahipleneceğim köpek Bo'nun, seveceğim insanların ve özgürlüğün hayalini kurarak yaşıyorum. Çok uzun ve resimsiz mesimsiz saçma sapan bir yazı oldu, kesinlikle çok geç yazıldı, lütfen beni affedin, ve hayallere inanın çünkü gerçek olmaya o kadar da uzak değildirler.