film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2016 Çarşamba

Büyüklere Masal: Glück

Hayalperest bir insan olmama rağmen nefret ettiğim 14 Şubat'a beş kala şirin mi şirin bir aşk filmine denk geldim, ama şirin derken bir The Notebook şirinliği değil yani, çok daha 'sınırda' ve tarihten uzak bir hikaye. Gerçekliğe uzak ama bir o kadar da yakın. Entelliğe başladığımı kanıtladığıma göre 2012 yapımı Glück'ü neden sevdiğimi anlatmaya başlayabilirim.

Beni filmi izlemeye ilk iten şey, geçtiği yer yani kişisel ütopyam olan Berlin oldu, ikincisi ise oyuncuları. Filmin esas kızı Irina'yı oynayan Alba Rohrwacher ve esas oğlanımız, sokak meleği Kalle rolündeki Vinzenz Kiefer (evet yakışıklıydı hadi linç edin), bana çok inandırıcı geldiler ve filmlere dikkat etmem zor olmasına rağmen beni pek konuşulmayan bu filme bağladılar. Sessiz ama film için önemli olan sahneler boyunca sonrası nasıl gelecek diye bekledim, filmin konusuYeşilçam seviyesine çok kolay inebilecek olmasına rağmen savaştan kaçıp Berlin'de kaçak olarak seks işçiliği yapan Irina ve sokaklarda köpeği Byron'la yaşayan punk Kalle'nin hikayesi çok değişik bir şekilde tatlıya bağlandı, muhtemelen sadece filmlerde olabilecek bir şekilde, ama bazen buna da ihtiyacı oluyor insanın. Bir önceki film eleştirimde Mustang'den sözederken filmin gerçekçilikten uzak olmasından şikayet etmiştim, ancak gerçekçilikten uzak olmak Glück için bir sorun değil, bir avantaj olmuş.

Glück sert gerçeklerle masalsılığı birbirine karıştırmış, romantik bir film, sevmeniz için mantıklı kısmınızı bir süre kapatmanız gerekiyor ki bir insanın, zorunda kaldığında sevgilisi için bir adamı ekmek kesiciyle keseceğine inanabilin. Eğer malum gün için romantik ama alışılmışın dışında bir film arıyorsanız, seks işçisi kızla punk oğlanın salıncakta sallanıp restoranların saksılarından laleler koparmasını, ve ballı ekmek yerken eskiden yaşadıklarını anımsamalarını izleyin. 

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Mustang Eleştirisi

bu blog bundan sonra sadece film eleştirileri içerecek gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var
Fransa'nın Oscar adayı olduktan sonra Mustang'e bir bakayım dedim, ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar güzel, bu kadar gerçek bir konu yönetmenin bakış açısı tarafından harcandığı için hayal kırıklığına uğradım. Filmden önce okuduğum birkaç eleştiriyi önyargılı bulmuştum ancak film bu eleştirileri sonuna kadar hakediyor. Eğer siz de yönetmen Deniz Gamze Ergüven gibi doğduğunuz ama yaşamadığınız, sadece duyduklarınızdan yola çıkarak bir senaryo yazarsanız, Oscar adaylığına giden ilk filminiz samimiyetten uzak, absürd ve vermesi gereken etkiye zerre yaklaşamayan bir film olabilir. Benim gibi film hakkında yazılanları okumayı sevenler farkedecektir, Mustang'i Batılılar ne kadar sevdiyse Türk kültüründe büyümüş insanlar o kadar beğenmedi, çünkü film Türkiye'de Türk oyuncularla çekilmesine rağmen Türk kültüründen uzak (bu bölümden sonrası spoiler içeriyor).

Film küçücük bir Karadeniz köyünde geçiyor ve kızların en az 10 senedir bu köyde babaanneleri ve amcalarıyla yaşadıklarını varsaymamız gerekiyor. Ancak köyde yaşamaları gereken bu kızlar İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, komşularına "x hanım", onlara silah doğrultan amcaya "napıyorsun ya" diyorlar, köye geleli sanki 5 gün olmuş gibi davranıp ilk sahnede erkeklerle yüzüyorlar. Ege köyünde yaşamış biri olarak söylüyorum, orada bile dinden ayrı olarak bir muhafazakarlık vardır, kızlar ve erkekler arasında gruplaşmalar olur belli bir yaştan sonra, ki köyleri bir kenara bırakın, ben ve şehirli arkadaşlarım ortaokulda Kuşadası'na gittiğimizde havuza girmemiştik, erkekler ve hoca (evet o da erkek) giriyor diye. Bunlar marifet değil, hayatımızdan silinmesi gereken şeyler, ancak 2010lar Türkiyesinde kadınların baskılanmasını anlatan bir filmde olması gereken şeyler. Filmdeki detay eksiklikleri benim gözümde devleşti, Lale'yi oynayan kızcağız dışında hiç kimsenin doğru düzgün oynayamamasını da ekleyince koskoca Oscar adayı film benim gözümde paçavraya döndü.

Yönetmenin amacı bir belgesel çekmek değil tabii ki ancak zorlama Gezi göndermeleri (tabii ki olacaktı,tutucu bir köy evi Gezi mesajsız olur mu!) ve yerinde bulduğum televizyon sahneleri (kadınların pür dikkat dizi izlemesi, erkeklerin maç izlemesi, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarının arka planda duyulduğu sahneler) dışında filmin Türkiye'de çekildiğini hissettiren birşey yok. Zorla ev hanımı yapmaya çalışılan kızlardan biri de ben olmama rağmen film bana Nikaragua'da çekilmiş gibi duruyor, belki Türkiye'nin kırsalı da yönetmene Nikaragua kadar uzak olduğu içindir. Mustang'in başarısını ilk duyduğumda çok gururlanmış ve sevinmiştim, ancak filmi izledikten sonra çok üzüldüm çünkü film bu başarısını hak etmiyor, Fransız bakış açısıyla Türkiye'de, Türkçe film çekilmiyor, oryantalist ve yapay olunuyor.

Lale rolündeki Güneş Nezihe Şensoy'un hatrına 6\10. Umarım Oscar'ı hakeden bir film alır, bu turist balonu değil.

2 Ağustos 2015 Pazar

Bu Derste Diktatörlük Kuracağız - Die Welle

Okuyacağınız bu yazı 2008 yapımı Die Welle isimli filme dair spoiler'lar içermektedir. Filmi izlemediyseniz okumayınız.

Amerika'da gerçekleştirilmiş bir sosyal deneye dayanan, ayrıca kendisinden önce İngilizce bir kitap da çıkmış olan Die Welle, 60'larda yapılan deney 2008 Almanya'sında yapılsaydı olacakları anlatmaya çalışmış, anlatırken de bol bol mesaj kaygısına düşmüş bir film. Filmin ana karakteri "cool" öğretmen Rainer Wegner, rock grubu tişörtleriyle görebileceğimiz, dövmesi olan, öğrencilerinin ona adıyla hitap ettiği bir öğretmen, ta ki bir haftalık Otokrasi dersi ona denk gelinceye kadar. Filmin başlarında Anarşi dersini kendisine vermesi için dil döktüğü takım elbiseli, yaşlı meslektaşının ona yaptığı üstü kapalı "teori teoride kalsın, pratik bizim işimiz değil" uyarısını gözönüne almayan Wegner, orijinal deneydeki gibi yapacaklarının nereye gideceğini bilmeden hareket ediyor.

Dalga hareketi ilk başta zararsız başlıyor, bizde olsa hiç şaşırmayacağımız bir şekilde öğrenciler öğretmene Bay Wegner diye hitap etmeye, derste doğru düzgün oturmaya, her dersin başında ayağa kalkıp "Günaydın Bay Wegner" demeye ve söz alacakları zaman ayağa kalkmaya başlıyorlar. Sonra demokratik bir şekilde hareketin adını belirliyorlar, bir logo hazırlıyorlar. Bu sırada sınıftaki öğrencilerin gayet hızlı bir şekilde değiştiklerini izliyoruz. Klasik silik ergen tipi olan Tim'in tam bir partizan olması bizi şaşırtmazken, faşizm desek kesinlikle karşı çıkacak diğer öğrencilerin birden Dalga'yı sahiplenmesi biraz tuhaf geliyor, ama ergenlerde sürü psikolojisinin daha etkili olduğunun farkında olmak lazım filmi izlerken. Üniforma giymeye de başlayan Otokrasi sınıfı giderek daha güçleniyor, sınıfı tek terkeden balığın baştan koktuğunu anlayan Nora olurken sınıf kapasitesini dolduracak kadar çok öğrenci geliyor, hatta haftanın başında derse girmek istemeyen öğrenciler (dersin isteyerek alındığını belirteyim burada, bizdeki gibi zorunlu seçmeli değil yani) bile geri geliyor. Logo, üniforma derken en son sınıftaki tek Türk öğrenci olan Sinan(Arap asıllı Elyas M'barek tarafından canlandırılıyor) ve dadaşları Nazi selamını çokça andıran bir "Dalga selamı" da buluyor. Filmde öğrenciler cepheleşmeye başlamışken Rainer Wegner içindeki diktatörün ona yaptırdıklarını okul takımının kavgasına kadar farketmiyor, hatta ondan daha sonra asıl frene bastığı an öğrencilerden Marco'nun evine gelip Dalga'ya çekimser yaklaşan kız arkadaşına tokat attığını söylediği an oluyor. Filmin sonunda asıl deneydeki gibi öğrenciler bir salonda toplanıyor, Wegner ilk başta Hitlervari, gaza getirici bir konuşma yapıyor ve Marco'yu hedef gösteriyor, sonradan ise Dalga'nın çok ileri gittiğini, artık bittiğini söylüyor ancak asıl deneydeki gibi "sizin lideriniz ben değilim, Hitler" diyip projeksiyona Adolf Hitler'in fotoğrafını yansıtmadığı için, yani yaşı 16-19 arasında değişen tiplemelere bas bas bağırıp BAKIN BÖYLE BÖYLE NAZİ OLDUK diyemediği için, öğrenciler üzülüyor, ve film boyunca kilit karakter olan Tim, daha önceden onu korumaya çalışan bir arkadaşını öldürüyor, sonra da Bay Wegner'i öldüremeyeceğini anlayınca kendi kafasına sıkıyor. Filmden sonra telaşlandıysanız merak etmeyin, silahlar diyarı Amerika'da gerçekleşen söz konusu deneyde bile ergenlerden hiç biri kendini öldürecek kadar ileri gitmiyor.

Film çok daha derine giderek rahatsız edici ve Haneke-vari bir filme dönüşebilirmiş ancak filmin genel kitleye hitap etmesinin istendiği belli oluyor."Dalga" sınıfındakiler Avrupalı herhangi ergenler gibiler, bunu Myspace sayfası açmak istemelerinden, yaptıkları partilerden, aşk-meşk ilişkilerinden, birbirlerine isimlerinin kısaltmalarıyla hitap etmelerinden (Almanya'ya gittiğimde Louisa isimli bir kız bana, ona Lou diye seslenmemi istemişti. İsim 6 harfli be.) anlayabiliyoruz. Film Alman genç seyirci için muhtemelen fazlasıyla empati kurulabilir olmuştur, ben bile bir kaç yerinden tutabildim filmi. Bu arada Sinan, tam bir Türk tiplemesi olmuş, olaylara yaklaşımı, mesajı aldığı sahnede ailesinin gösterilmesi v.b. Film PG-13(yani 13 yaşından küçükler hariç herkesin izleyebileceği) bir film değil kesinlikle, iki tane vurulma sahnesi var sonuçta, ama sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan milenyum çocuklarının etkileneceğini sanmıyorum, zaten filmi izleyen bir çok kişi lisede ders gereği izlemiş, ben de Almanca öğretmeni olsam ben de izletirdim açıkçası, liseli gençlere en çok hitap edecek Almanca filmlerden biri olabilir. Kısacası Die Welle eğlenceli ve düşündürücü bir film, puanlasam 24 yaşında 17liği oynayan meleksi Max Riemelt için 6 üzerinden 7 verirdim.

26 Haziran 2015 Cuma

Sahurda Haneke ile Delirmeceler (Dikkat: Spoiler!)

Zorlu bir ilk yılın ardından Bursa'dan sesleniyorum sevgili blogumun olmayan okuyucuları. Finaller bütler derken sonunda okul bitti ve ben de hakettiğim tatile kavuştum. Tatilden kastım tabii ki de bulutlu ama sıcak iğrenç bir havada internet - televizyon - arada arkadaşın gelişi kısırdöngüsü... Her neyse, yazının ana konusuna gelelim. Yazın başında sinefil garip anam filme doysun diye eve uydu taktırmış, kampanyaya da denk gelmiş kısacası 10 HD film kanalı iki seneliğine emrimize amade, emrimize derken evde 4 KİŞİ (anam - ben - anamın erkek arkadaşı - onun 12 yaşındaki oğlu) olduğumuzu belirteyim, yani genelde çoğunluğa uymak amacıyla Survivor ve iğrenç dublajlı aksiyon filmlerine maruz kalsam da sahurda genelde televizyon bana kalıyor, ben de güzel filmler görürsem bu süreyi değerlendiriyorum, bu yazı da sahurda denk geldiğim iki güzide film hakkında.
NOT: YAZI BENNY'S VIDEO VE FUNNY GAMES SPOILERLARI İÇERİR. FİLMLERİ İZLEMEDİYSENİZ OKUMANIZ TAVSİYE EDİLMEZ.


 Evet, evinde uydu olan bir çocuk olursanız sahurda Haneke filmlerine denk gelebilirsiniz. Bir hafta arayla, aynı saatte önce 17 yaşındaki Arno Frisch'in harikalar yarattığı Benny's Video(1992)'yu ve 22 yaşındaki Arno Frisch'in harikalar yarattığı Funny Games(1997)'i izleme şansı buldum. Pişman mıyım, asla. Güzelleştim manyaklıkla... Ehm neyse. İlk film Benny isminde, odasının manzarasını bile televizyondan izlemeyi tercih eden, televizyona ve videolara fazla maruz kalınca gerçek şiddeti filmlerdeki sahte şiddetten ayıramayan 14 yaşında bir çocukcağız hakkında. Gerizekalı ama paralı ailesi anlayamadan kafayı sıyırmış olan Benny, kendisini pencereleri siyah perdelerle kapalı odasına hapsetmiş babasının öldürdüğü domuzun videosunu geriye sara sara izlemektedir. Bir gün biraz da ergenliğimi yaşayayım yazıktır diye düşünerek okuldan bir arkadaşını evine davet eder. Kızcağız ilk başta Benny'nin teçhizatına bayılsa da Benny'nin babasının domuzu öldürdüğü silahı getirmesiyle bir cinayete kurban gider.
before & after
Benny kızı öldürmüştür, üstelik kızın ölümü Benny'nin video kamerası aracılığıyla televizyona da kaydedilmiştir, zaten Benny hiç telaşlanmamakta, sülalem raad modunda yoğurt yemektedir. Benny kızın kanını temizlemeye bile cüret etmez, bu rahatlığa rağmen ailesi de Benny'nin yediği haltı, o televizyonda kızın öldüğü kaydı oynatmadan anlamaz. Benny annesiyle apar topar Mısır'a tatile gönderilir, bu sırada Benny'nin babası cesedi küçük parçalara böler ve gömer, bu oğlanı hapislerde çürütelim de aklı başına gelsin demek yok yani. Bu arada Benny'nin orta-üst sınıf denilebilecek, eğitimli bir aileye mensup olduğunu da belirteyim, bir sonraki filmde de değineceğim bir mevzuyla alakalı çünkü. Film boyunca pokerface takılan, içine kapanık, sosyopat denilebilecek bir karakter Benny. Annesi ve babası ise son derece normal insanlar, öyle normaller ki oğulları cinayet işlediğinde başına bir şey gelmemesi için herşeyi yapıyorlar ancak, filmin sonunda bunun karşılığını aldıklarını pek söylemeyeceğim. Benny's Video, sürekli şiddet görüntülerine maruz kalarak gerçek şiddeti televizyondaki sahte şiddetten ayıramayan baş kahramanı Benny aracılığıyla şiddetin içselleştirildiğinde ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Benny muhtemelen hayatın da bir kumandası olduğunu ve arkadaşının ölümünü geriye sarabileceğini düşünüyor, belki de insanı geren sakinliği bu yüzden.

Ve tam 5 yıl sonra, asıl şaheser diyebileceğimiz Funny Games vizyona giriyor. Yönetmen Michael Haneke kadroyla pek oynamamış, Benny'nin babasını oynayan Ulrich Mühe bu sefer aile babası
mama i'm in love with a criminal...
rolünde, Benny'nin ta kendisi Arno Frisch ise ergenlikten çıkmış 22 yaşındaki haliyle, piçliğin ve 3 numara saçların ne kadar seksi olabileceğini gösteren Paul'u oynuyor. Bu filmin konusu ise şöyle, Anna, Georg ve 7-8 yaşlarındaki oğulları Georg (yaratıcılıkta son nokta) yazlıkları diyebileceğimiz bir kır evine giderler, ev elektronik kapılarla ve çitlerle gayet iyi bir şekilde korunmaktadır, ayrıca Alman kurdu köpekleri Rolfi de onları ilk gördüğü andan itibaren filmin esas oğlanları Paul ve Peter'e havlayarak güvenliğe yaptığı büyük katkıyı göstermiştir. Bu kadar güvenliğe rağmen yumurta için komşularını bahane ederek eve giren Peter ve kendini aynı komşunun iş arkadaşının oğlu olarak tanıtan Paul'a kapıyı açmaları, çekirdek ailemizin sonu olur. Beyazlar içinde gelen karizmatik Paul ve saf Peter ailemizi sadist oyunlarla delirtir, bunu niye yaptıkları sorulduğunda da "Neden olmasın xd" der Paul. Aile herhangi bir aile gibi gösterilir, tek kötülükleri sinir bozucu olmalarıdır, Paul ve Peter neden onları seçmiştir? Filmin ortalarına doğru anlarız ki Paul ve Peter önceden Anna ve Georg'un komşusu olan bir aileyi de ellerinden geçirmiştir. Peki Paul ve Peter, iki eğitimli kibar genç, bunu neden yapıyorlar? Paul'un Peter hakkında filmde anlattığı "o ibne bir piskopat" konulu hikaye yalan olduğu gibi filmin sonundaki "paralel evren" muhabbeti de bize Paul ve Peter'in gerçekte kim oldukları hakkında ipuçları veriyor. Bu iki karakter de Benny gibi muhtemelen orta-üst seviyede, eğitimli ailelerden geliyorlar ve gerçek hayattaki şiddeti televizyondan ayırabildikleri meçhul. Tek farkı Benny acemice bir cinayet işlemişken Paul ve Peter gayet profosyoneller, Peter mutfakta Anna'nın yumurtaları getirmesini beklerken 'yanlışlıkla' evdeki tek iletişim aracı olan cep telefonunu su dolu kaba düşürmeyi ihmal etmiyor, böylece Anna ve Georg polise haber veremiyor. Evden kaçma şansları olsa bile aile bu şansları iyi değerlendiremiyor, eninde sonunda beyazlıların eline düşüyorlar. Şimdi eğer Funny Games'i izleyenlere filmi sorduysanız genelde aldığınız yanıt 'rahatsız edici' olur. Bu filmin rahatsız ediciliği, çoğu rahatsız edici filmin aksine (Saw serisi, The Human Centipede, A Serbian Film v.b) şiddetten gelmiyor. İzleyici genelde şiddeti görmüyor, sesler duyuyoruz ya da bir sonraki sekansta karaktere verilen zarar başka bir açıdan gösteriliyor (mesela baba Georg'un kanlı dizi ya da küçük Georg'un ölümünden sonra televizyonun kanlanması). Filme gerilim unsuru veren şey ise bir çok klişeye karşı gelmesi, Peter ve Paul'un sürekli masumiyetin rengi olan beyaz giymesinin yanısıra Anna kaçtıktan sonra yolda gördüğü ilk arabadan değil ikincisinden yardım istiyor (ve Anna için bu pek iyi olmuyor)ve küçük Georg'un arkadaşının evinde gördüğü tüfek ya da teknenin iç kısmına düşmüş bıçak ailemizin kurtulmasına yardımcı olmuyor, yani gösterilen silah patlamıyor, hatta en sonunda gerçek hayat kumandasını bulan Ben...ehm pardon Paul, Anna birden masadaki tüfeği kapıp Peter'i öldürünce anı geriye sarıyor ki tüfeği masadan tam zamanında alabilsin ve Anna'yı engelleyebilsin.
ben sizi tutuyorum
 Film bahisini Paul ve Peter'den yana koyuyor, seyircinin istediği mutlu son bir türlü gerçekleşmiyor, Haneke Hollywood kurallarını bir bir deliyor. Bu arada film seyircinin karakterlerle empati kurmasını da engelliyor, Paul sanki seyirci onun yanındaymışçasına kameraya bakıp konuşuyor, sorular soruyor, göz bile kırpıyor. Bu film kesinlikle daha önce izlediğim filmlere benzemiyor. Aslında filmin anormalliği daha açılışında olabilecek en güzel biçimde belli ediliyor, ama gözü canavarın alt edilmesine alışmış seyirci yine de filmden kanı donmuş bir biçimde çıkıyor. 

Michael Haneke'nin şu zamana kadar izlediğim iki filmi olan Benny's Video da Funny Games'te derin ve eğlenceli filmler, ancak Funny Games insanı delirten kurgusuyla, gerim gerim germesiyle ve izleyiciyi şiddetsever insan doğasıyla yüzleştirmesiyle öne çıkıyor. Her iki film de kurgusu ve Arno Frisch'in mükemmel oyunculuğu yüzünden izlenmeli, ancak Funny Games adını klasikler arasına yazdırabilecek güzellikte bir film. Güzellik demişken, sarsıcılığın ve deliliğin güzelliği tabii. Bir de genç Arno Frisch'in. Stockholm sendromlu cumalar herkese.