13 Ocak 2015 Salı

Avrupa'nın Kraliçesi: Conchita Wurst

Aklımda hiç blogta Conchita'ya yer vermekle alakalı bir şey yoktu ama kendisini Golden Globe sayesinde bir de Amerikalıların gözünden görünce yazasım geldi. Nasıl olsa kimse okumuyor alskjdlskdjfkdfj

Ehm, aslında Tom Neuwirth Conchita Wurst'u yaratalı çok olmadı. Daha 17 yaşındayken bizdeki Popstar yarışmalarının bir benzerinde ikinci olduktan sonra doğduğu küçük kasabadan Graz'a taşınınca Tom, içindeki asil kadını keşfetti. Kübalı bir arkadaşının ona yakıştırdığı Conchita'yı ismi, Almanca ''umurumda değil'' manasına gelen ''Das ist mir doch alles Wurst''taki Wurst'u ise soyismi yaptı. Conchita Wurst'un ilk görünüşü yine bir ses yarışmasıyla oldu, bu videodaki izleyicilerin tepkisine dikkat edin, ilk başta sakallı ve kırmızı simli stilettolu Conchita'yı yadırgasalar da Conchita yarışmayı altıncı olarak tamamladı. Bir sene sonra Avusturya'nın Eurovision seçmelerine katılsa da saçma sapan bir şarkıya elendi, ancak elenmesi sonradan Conchita için mükemmel bir fırsat yaratacaktı.


Benim Conchita'yı tanımam ise 2014 Eurovision'u için Avusturya'nın adayı olmasıyla oldu. Görünüşü bir çok fana garip gelse ve onu iddiasızlaştırsa da çoğumuz Conchita'nın her adımını izledik, röportajlarındaki hazır cevaplılığını sevdik, şarkısı Rise Like a Phoenix ise çok iddialı bir aday değildi, ta ki Eurovision 2014'ün ikinci yarıfinalinin yayınlanacağı akşama kadar. O geceyi hala hatırlıyorum, Conchita'nın sahneye çıkışını heyecanla bekliyordum ve çıktığı andan sahneden indiği ana kadar tüylerim diken diken olmuş bir biçimde televizyona kilitlendim, ses sondaydı tabii. Conchita her ne kadar aptal rolü yapsa da bazen, aptal bir kadın değil. Sanki hepimizin onu beklediğini, onu iddiasız bulduğunu, onu garipsediğini biliyordu ve 2014'ün en güzel koreografisiyle tüm Eurovision'un en güzel performanslarından birini sundu, sahnede tek kişi olmasına rağmen. Rise Like A Phoenix bahislerde 6.sıradan 1. sıraya kadar yükselirken o, finalde ise yarıfinalde ne yaptıysa aynen uyguladı ve karşılığını aldı, jürilerin kendisine karşı uyguladığı önyargılı tutuma rağmen Conchita Wurst, 2014 Eurovision Şarkı Yarışması'nı 290 puanla kazandı. Yarıfinal performansını buradan, final performansını buradan, şarkının sözlerini onu birinciliğe taşıyanlara göre değiştirdiği, kazandıktan sonraki performansını ise buradan izleyebilirsiniz. Onu birinci yapan sadece performansının iyi olması değildi. Conchita kibarlığını hiç bir zaman bozmadı, katılımcılardan biri onun hakkında ''Yaşadığım şehirdeki travesti sokağından geçerken nasıl gaza basıyorsam Conchita Wurst hakkında da öyle hissediyorum.'' dediğinde bile. Mütevazılığını şu an bile kaybetmedi, bir idol olarak görülmemesi gerektiğini bile söyledi, kariyerindeki en kötü olay reality show'lara çıkması olmasına rağmen. 

Eurovision 2014'teki başarısından sonra şu an Conchita, kendi bile istememesine rağmen bir gay ikonu ve bir çok insan için idol konumunda. Bir kaç sene önceki alaya alınan az ünlü kimliğinden çok uzakta, BM genel sekreteri Ban Ki-Moon'un ''kültür ikonu'' olarak tanımladığı bir özgürlük sembolü artık Conchita. Cinsiyetlerimizin, dinlerimizin, ve nasıl göründüğümüzün önemsenmediği bir dünyayı hedefleyen ''Avusturya Kraliçesi'', en yeni teklisine bakılırsa bu hedeflerinden birine beş sene içerisinde ulaşacak.

Her röportajında yeni bir bakış açısı bulabileceğiniz, asaletiyle ve zekasıyla sizi şaşırtacak bir kadın Conchita Wurst, gay oğlanları anormalleştirerek kapamazsak içlerinden çıkabilecek harikaların bir kanıtı. 

19 Aralık 2014 Cuma

Alla Pugaçeva'yla Kısa Bir Tanışma

Buğulu bakışlarıyla genç bir Alla.
Tiz sesi oldum olası sevmem, ben küçükken Rus grup Tatu yeni çıkmıştı, sürekli All The Things She Said'in klibi dönüyordu müzik kanallarında, gece kabusumun soundtrack'i olmuştu kızlar, hala da soundları tam benlik olmasına rağmen sevmem... Neyse ki Rus müziğini seviyorsanız ancak tiz kadın sesiyle aranız iyi değilse tek alternatif Tatu değil. Alla Pugaçeva, eski SSCB yeni Rusya'nın divası. Oraların Ajda Pekkan'ı veya Sezen Aksu'su sayılabilir ancak Ajda'yı Ajda yapan imajı, Sezen'i Sezen yapan sözleri, Alla'yı Alla yapan ise sesi. Duyguyu direkt yansıtan bir sesi var, pek İngilizce şarkıları olmamasına rağmen neden sözettiğini az da olsa sesinden anlayabiliyorsunuz. Kaba bir dil olarak bilinen (benim kendi fikrim değil bu tabii) Rusça da onun sesinden kadife gibi çıkıyor ayrıca.

Bu güzel ses eşliğinde vintage bir yolculuğa çıkmak isteyenler kişisel favorimden başlayarak Youtube'da linkler arasında dolaşabilir, daha fazla Sovyet müziği isteyenler bu yazıya ilham veren 5Harfliler playlistine  kulak kesilebilir. Ümit ve incelik dolu, karlı soğuk günler dilerim. Sesiniz ister tiz ister kalın çıksın, yaşadığınız yerde kuru soğuk olmasın... Karlı günler (böyle kötü yazıya böyle kötü son yakışırdı zaten.) .

9 Aralık 2014 Salı

Dumanı Üstünde: FEMM

Girl power akımının zirveye oturduğu bir yılı geride bırakacağız. Dünyanın hiç bir yerinde erkeklerle eşit olmayan kadınlar, haklarını aramayı popüler kültüre de taşıdılar, bunu en güzel yapanlardan ise albümü çıkalı iki ay olan ''vitrin mankeni'' grup FEMM oldu. FEMM, Far East Mention Mannequins için kullanılan bir kısaltma, ''mannequin'' Türkçe'ye ''vitrin mankeni'' olarak çevrilse de menajerleri Honey-B ve W-Trouble'ın anlattıklarından bu iki kızımızın daha çok insansı robot olarak görülmek istedikleri anlaşılıyor. Japonya'dan çıktıkları için bunu yadırgamıyorum.


Bu LuLa.

Bu da RiRi.

FEMM görünürde iki kişiden oluşuyor, RiRi ve LuLa. RiRi savaşçı bir insansı robot olarak nitelendirilirken, LuLa ise temizlikçi bir insansı robot. Videolarda genellikle ikizler gibi görünseler de aslında hem giyim tarzları hem de suratları pek benzemiyor,LuLa daha bebeksi bir surata sahip, giyim tarzı da RiRi'den daha tutucu.








FEMM, Lana Del Rey ve Lady Gaga gibi bir proje grup. Araştırmaya başladığınızda, underground'ken keşfedilmiş iki genç kızcağız değil, Japonya'nın en yaratıcı ekiplerinin bir işbirliği sonucu doğmuş bir proje olduklarını anlıyorsunuz. Müzikleri elektronik-pop olarak adlandırılabilir, eğer Kylie Minogue ve Lady Gaga'nın elektro-popunu ya da Skrillex'in soundunu seviyorsanız büyük ihtimalle FEMM'i de seversiniz. Kızların hiç gülmeyen ''plastik'' yüzleri, harika dans figürleri, iyi İngilizceleri ve zekice tasarlanmış konseptleri FEMM'i müzik dünyasının geri kalanından ayırıyor. Ayrıca, FEMM'in şarkı sözlerinde bolca girl power bulmak mümkün. Bu kızlarımız sizin bildiğiniz Japon geyşalarından değiller, paraya aşıklar, kendilerine yanlış yapanı kırbaçlamaktan çekinmiyorlar ama bir hemcinslerini kıskandıklarında da bunu kibarca dile getirebiliyorlar. O sırada Amerikalı hemcinsleri hala zayıf kızları aşağılayarak ''bütün vücut tipleri iyidir'' mesajı vermeye çalışıyor, Nicki Minaj ''zayıf o****ları s*keyim'' diyor, Meghan Trainor diye iki senelik ömrü olan bir kız ''erkekler etli butlu kız sever'' falan diyor... İbret aldığınızı umarak bu kısmı geçiyorum.

Çoooook çok yeni bir grup olan FEMM, çıktı çıkalı ortalığı kasıp kavuruyor. Christina Aguilera'nın başına gelen Lady Gaga fırtınası sonrası yapamadığını, bu kızlarımız, arkalarında mükemmel bir ekiple başarmış gibi duruyor. Bir zamanların anarşiki, yeni zamanların değişiği Die Antwoord gibi kendilerinden tiksindirmemeleri dileğiyle, şimdilik fxxk boyz get money all day long!

9 Mart 2014 Pazar

Ülkemi Neden Sevmiyorum

Aslında bir hoşgeldin yazısı yazmıştım ama hoşuma gitmedi ve silmek zorunda kaldım,sonra da kafamda bu kadar fikir varken hoşgeldin yazısıyla uğraşmak istemediğime karar verdim :P 

Bu yazı agresif ve hatta küfürlü olduğu için bazı insanları sinirlendirebilir,sinirlenen yorum yazmakta serbest ama hakarete varan hiç bir yorum burada sonsuza kadar kalmayacak ^.^ Her neyse,başlayalım!

Ülkemi sevmiyorum çünkü insanımız...
Cahil. En okumuşumuz bile cahil. Ve bunu bir türlü kabul etmiyoruz.Herkes fikri olmadığı konularda çok rahat konuşabiliyor.Mesela İstanbul'u hiç görmediği halde ''3.Köprü yapılsın!'' diyenler,gittiği en doğudaki yer Antalya olup da ''Kürtlere ölüm!'' diye bağıranlar(kendi şehrinde kültür şoku yaşayan insanları görüp de söylüyorlar bunu),ortaokul mezunu olup üniversite adayı gençlere meslek tavsiyesi vermeye çalışanlar...

Burada bir durup soluklanmam lazım.Çünkü bu sene üniversite sınavlarına hazırlanıyorum,ve o kadar doluyum ki bu tarz insanlar konusunda.Zaten aslında bu tarz insanlar cahil oldukları için böyle değiller,genç insanların heveslerini baltalamaktan zevk alıyorlar.Hepsi birer Baltalı İlah.

Zaten herkesin hakkında herşeyi bilmeye meraklı bir ülke olduğumuz için,sizi hayatında ilk defa görmüş bir insan bile iki soru sonra üniversite sınavlarına hazırlandığınızı anlayacaktır,ve çevresindeki gençlerden hareketle yaşıtınız yapsa dayaksız bırakmayacağınız bir genellemeye imza atacaktır.Buyurun örnek,bir sene önce;

- Demek seneye üniversite sınavına gireceksin,öyle mi?
N: Evet ^.^
- Hmm güzel,ne istiyorsun?
N: Tercümanlık.
- Biliyorsun (bilmiyorum,o kızı ve ailesini sadece düğünlerde görüyorum) ,bizim x amcanın kızı,benim yeğenim Seda (öylesine bir kadın ismi) da Bilkent'i kazandı,%50 burslu...Ne zaman görsem çok zorlandığını söylüyor,kolay değil öyle tercüman olmak.
N: Siz ne işle uğraşıyorsunuz?
- Emekli öğretmenim,doğuda 30 yıl görev yaptım. (Tercümanlık için engin bir bilgi kaynağı.) Yani bir kere İngilizce'nin iyi olması şart.
N: İngilizcem konusunda bir sorunum yok,gayet rahat konuşuyorum...
- Dil de yetmiyor ki...Araştırma,çaba lazım.
N: Araştırmayı çok severim,çok kitap okurum...
- Meslek olarak yapabilir misin,bak Türkiye'de iyi tercümanlar sayılıdır(ve ölümsüzler de sanırım.)...

Bir saat boyunca bu adam kafamı ütüledi,en son alttan almak zorunda kaldım çünkü neredeyse ağlayacaktım.O adam farkında bile değil ama ''Seda''yla benim İngilizce seviyemiz aynı ve ''Seda'' bir sürü İngilizce kursuna giderken ben aynı seviyeye sadece bir sene İngilizce kursuna giderek geldim(yanlış anlamayın,6 yaşımda kendi kendime öğrenmeye başladım ve hep çaba sarfettim,ilkokul 4.sınıfta da İngilizce eğitimim başladı.zaten). Çok sonra emekli bir profesörle de tanışma fırsatım oldu,çok daha olumlu yaklaştığını ve gerçekçi olsa da beni desteklediğini söyleyebilirim.Ama genellikle okumuşumuz da cahil olur bizim,bir alanda tecrübemizin olması o alanla alakasız başka bir alan hakkında atıp tutmamız için yeterlidir.Hemşirelik mezunu ancak tabii ki de mesleğiyle alakasız bir iş yapan akrabam sırf bana antidepresan kullandırıyor diye en az 10 senelik bir üniversite öğrenciliği hayatı olmuş,genç ve bilgileri taze olan psikiyatristimi yerden yere vurmuştu.Sebebi de psikiyatristimin bende bir sorun olmadığını,sadece her ergen gibi karışık bir dönem yaşadığımı söylemesiydi.Sonraki randevumuzda psikiyatrıma bunu söyledim ve harika bir cevap aldım; ''Çok biliyorsa kendisi doktor olsun.''.Seviyesiz gelebilir ama gerçekten,hayatında otistik görmemiş bir insanın bilgisayar bağımlısı bir ergene ''Sen otistik misin?'' demesi nedir? Google'a ''otizm'' yazsanız karşınıza hastalığın bütün semptomlarının gelecek olması bir yana,bir insan 17 yaşında otistik olduğuna karar veremez,düzenli doktor kontrolüne giden bir çocukta ''bir terslik olduğu'' en geç dört yaşında anlaşılır.Dedim ya,fikir sahibi olmadan zikir sahibi olmak,sanırım ata sporumuz bu.

Ülkemi sevmiyorum çünkü devlet...
Kokuşmuş.Ülkenin temeli olarak kabul edilmesi gereken eğitim sistemi,çökmek üzere.Birbiri ardına değişen yasalar,çok afedersiniz b*kun üzerine sifon çekmek gibi,okulu yok sayıp 1,hatta 1,5 sene boyunca sosyal hayatı yok sayıp dersanelere koşmayı gerektiren bir sistemin sınavının,iki veya tek aşamalı olmasının önemi olduğunu düşünmüyorum.

En baştan başlayalım,ilkokula gitme yaşı 5,ama ilkokullar beş yaşındaki çocuklara uygun değil.Devlet okulunda okudum ve tuvaletler o kadar pisti ki,salgın hastalıksız okulu nasıl bitirdiğimize inanamıyorum.(Ben mezun olduktan sonra,YANİ SEKİZ SENE SONRA okul tuvaletini yenilediler.).Devlet okullarında hala tuvaletler alaturka mıdır bilmiyorum,öyleyse durum vahim çünkü ben bir kaç akrabamın evinde alaturka tuvalet görmüştüm önceden ama şimdi devlet okuluna giden bir çocuk alaturka tuvaleti ilk kez okulda görebilir.Hadi küçük detayları bırakalım,geçen sene 5 ve 7 yaşındaki çocuklar aynı sınıflardaydı.Akrabamın çocukları gülerek sınıflarındaki küçük bir çocuğun sınıfta altına kaçırdığını anlattılar.Tabii ki art niyetli değillerdi ama okul çocuklarının farklıya karşı yaklaşımı acımasızdır,o çocuğun halini düşünebiliyor musunuz? Okulu değil,akran zorbalığını 5 yaşa indirdiniz.

Bu birey bir şekilde liseye geçecek ama nasıl? Genç nüfüs fazla,sınav yapmak lazım! Nasıl sınavlar mı? Başarılı olmak için tek yapmanız gerekenin,14 yaşında olsanız bile oturup test çözmek olduğu sınavlar! Sonunda 16 yaşında kendi kendine Kiril alfabesini öğrenen bir çocukla öğrenmekten nefret eden,zorla okula gelmiş bir çocuğun aynı sınıfta olacağı sınavlar! Değişen sadece isim,sonuç hep aynı.Kendimden örnek vereyim,düz lisede okuyorum,aldığım eğitim çok yetersiz olmasına rağmen İngilizce yazabiliyor,konuşabiliyor ve roman okuyabiliyorum.Tek örnek de değilim,eski okulumdaki (yaşadığım şehirden ayrılmak zorunda kaldım,o da ayrı bir yazının konusu.) bir arkadaşım orjinal Shakespeare okuyabiliyordu.Ha sınıfımızda ''twelve'' kelimesini doğru telaffuz edemeyen insanlar da vardı,ama duyduğu şarkı sözünü çevirebilen insanlar da vardı.Bir Anadolu lisesinde de durum genellikle aynıdır(Köklü Anadolu liselerini ayrı tutuyorum.).

Üniversiteye giriş sistemleri ise başlı başına bir komedi,4 sene önceki bilgilerle sınav yapmak ne demek? Seneye kaldırılacağı söylenen iki aşamalı sistemin ilk aşaması Yükseköğretime Giriş Sınavı(YGS),işte böyle bir sınav.Üniversiteye girmek için gereken puanın %40ı buradan geliyor ve sınav baştan adaletsiz çünkü lise ikinci sınıfta alan seçmeniz gerekiyor (kalktı deniyor ama sadece ismi kalktı.).Meslek liselerinde mesleki eğitim alanınızı,düz liselerde ve Anadolu liselerinde ise hangi dersleri ağırlıklı olarak göreceğinizi seçiyorsunuz.Genellikle dört alan oluyor:
Sayısal(Matematik ve fen dersleri ağırlıklı)
Sözel(Türkçe ve sosyal dersler ağırlıklı)
Bu ikisinin ortası olarak Türkçe-Matematik
Yabancı Dil (İngilizce,Türkçe ve sosyal dersler,ağırlık İngilizce'nin.)
Bir yabancı dil öğrencisi olarak iki senedir okulda matematik görmüyorum,zaten fen derslerini hiç görmeyeceğim bundan sonra.Peki YGS'yi geçip alanımın sınavı olan LYS-5'e ulaşmam için ne yapmam lazım?
En geç 12.sınıfa başlayacağım yaz dersanelerin kapısını aşındırmalıyım.Dersaneler bu sistem için olmazsa olmaz çünkü çoğu öğrenci doğal olarak akılları dışarıda(!) olduğundan disiplin sağlamakta zorlanır ama dersaneler bu disiplini verir.Derse gelmediğiniz gün aileniz aranır,öğretmenleriniz velilerinize düşüşünüzü de çıkışınızı da söyler.
Dersaneler okulların olmak istediği ama olamadığı bir yapıdır.
Okulda bulamadığınız çoğu şeyi(hijyen,ilgi,iyi ve genç öğretmen kadrosu...) dersanelerde bulabilirsiniz,zaten M.E.B de bu durumun farkındaymışçasına 12.sınıf derslerini üniversite sınavı müfredatıyla alakasız yapar.

Eğitim sisteminden ne de çok sözetmişim yahu,yaram varmış demek ki :) Bir de zengin veya ülkenin başındakilerle kan bağı(ya da sosyal bağı,mesela polisler) olan bir insanın sizi ezip,katledip,yaralayıp,tecavüz edip bundan alının akıyla çıktığı adalet sistemimizden çok da bahsetmek istemiyorum.Bir haber bültenini sonuna kadar,dikkatlice kaç kişi izleyebiliyor ki zaten?

Sağlık sistemi,belki de bunların içinde en başarılısı.Kabul edelim,çoğu Avrupalı'nın evde çözmeye çalıştığı hastalıklar için doktora gidebilme şansımız var.Ama devlet hastaneleri hala kalabalık ve yetersiz,çoğu zaman içler acısı.Günde bin hastaya bakmaktan beyni pelteye dönmüş doktorlar ve cin olmadan adam çarpan,suratsız,evine gidip güzel hayatları izlemeye can atan memurlar.Üniversite hastaneleri olmasa devlet hastanelerinde adam akıllı psikiyatri ve ortodonti servisi alabileceğiniz yerler yok.Modern insan için bence elzem olması gereken psikoloji servisleri için çuvalla para dökmeniz lazım.Bu çok küçük bir sorun gibi gözükebilir ama 14 yaşında,ergenliğe adım atmış kızımız agresifleşiyor,babası sinirleniyor,delirip kızını dövecek,annenin bir şey yapması lazım.Üniversite hastanesi öneriliyor,anne ve kız oraya gidiyor,doktor ilaç yazmak zorunda.Kız bir anda antidepresan kullanıcısı oluyor ki antidepresan tedavisi yıpratıcı bir süreçtir,bir senelik tedavi sonucunda soğukkanlı bir insanken şu an herşeye ağlayabiliyorum.Olaylar karşısında hamile bir kadından farkım yok.

Ülkemi sevmiyorum çünkü sosyal yapımız...
İğrenç.Aile yapımızla deli gibi övünürüz,biz çocuklarımızı 18 yaşında sokağa atmaz(çocuklarımız 35 hatta 40 yaşına kadar bizimle yaşarlar,sonunda hepimiz birbirimizden nefret eder hale geliriz.),onları mini mini şortlarla sokağa salmaz,ahlaksızlıklardan uzak tutarız(kendini ateş,karşı cinsi barut sanan sapıklar yetiştiririz,cinsel açlıktan kırılırız,erkeklerimiz bakire kadınlarla evlenir ama balayında gördüğü Rus ''orospularının'' hayallerini kurarak uyur),aile bağlarımızı her daim sıkı tutarız(işinden kafasını kaldırabileceği tek zaman olan tatillerde çocuklarımızın ve eşlerinin yazlığımızda kalması için elimizden geleni ardımıza koymayız çünkü gelinimiz ''yan gelip yatacağına'' bize çay koymalı,damadımız ''bikinili kızları keseceğine'' bize mangal yakmalıdır.Biz yaşlı olduğumuz için toplumun herşeyiyizdir.),sokaklarda çocuk sevmeye bayılırız(13 yaşındaki kızın memesini sıkarız çünkü ne de olsa hemcinsimizdir,ayıp mı vardır!),Türk ailesi mükemmeldir,baldır,şekerdir...

Gerçeği görelim.
Yaşıtlarımız eğlenmek için dışarıya çıkarken biz ya dizi izliyor,ya sosyal medyadan hıncımızı alıyor,ya da Avrupalı yaşıtlarımızın ''orta yaşlı'' olduğu yaşlarda bir sürü hastalığımız olduğu için evde tıkılı kalıyoruz.
Avrupa Birliği bizi istemiyor ve istemeyecek,çünkü hepimiz yaşadığımız şartlardan dolayı mutsuzuz ve bugün vizeleri kaldırsalar,genç nüfüsumuzun hepsi en az altı ay Avrupa Birliği ülkelerinde kalır,hatta vatandaşı olur.Bizden yıllar yıllar sonra da geriye,orada hayatını idame ettirip,yaşadığı ülkenin dilini bile öğrenmeden ölünebileceği ''egzotik'' mahalleler kalır.(Kreuzberg mesela.)
Çocuklarımızı o kadar yapışkan yetiştiriyoruz ki,onu ve bizi hiç tanımayan insanlar çocuğumuzu elleyebiliyor,yanaklarını sıkabiliyor,saçlarını okşayabiliyor.Ya çocuğumuz istemiyorsa? ''Aman aman ne nazlısın,sadece sevdik!''
O çocuğun eline kendi bedeninin kontrolünü vermezseniz sevmek ile taciz etmek arasındaki farkı uzun bir süre anlamaz.Bu konuda artık anneler çok daha hassas,özellikle blogger anneler.
Sonuç olarak Türk sosyal yapısı;bir sürü yetişkinin genç insanların hayatını mahvetmeye çalışmasından ibarettir.Kurtulanlara helal olsun.

Yazı ise genel olarak çok negatif ve nefret dolu oldu,yaşamımın çok stresli bir dönemindeyim,belki de sebebi bu.Ama bazı şeylerde gerçeklik paydası olduğunu düşünüyorum,ayrıca bunlara rağmen bu ülkede de kendini bütün olumsuzluklardan soyutlayıp güzele odaklanabilmiş insanlar var,arayın ve bulun!