8 Ocak 2017 Pazar

Gelecek hayellerine dair ibretlik 1 liste

ben bu listeyi yaparken allah
Yarınlar yokmuş gibi stalkladığım 2 blogger'dan biri olan C.'nin 12 yaşında yaptığı gelecek hayallerine dair listeyi okurken çok eğlendim ve ben de özellikle şu sıralar umutsuzluktan toz pembe hayallerin içinde boğulurken bir "yetişkinlik listesi" yapayım dedim. Aslında gelecek çarşamba 21 olacağım için zaten yetişkinim ama NEYYYSSSE...

1. Sağlıklı olmam için gitmesi gereken 30 kiloyu SONUNDA vermek (7si gitti gibiydi bi ara ama geri gelmiş de olabilir. bilemeyiz.)

2. Berlin, Dresden, Prag ve Krakow başta olmak üzere (çünkü şu an en olası gözüken yerler bunlar eheuehue) Pinterest'te oluşturduğum gezme listemdeki tüm yerleri gezebilmek (bu daha çok bucket list tandanslı oldu ama olsun)

3. Dövme yaptırmak.

4. Hayatımın geri kalanını geçirebileceğim, "ruh eşim" diyebileceğim (ne arabesk oldu be ıyyy) tercihen sarışın, mavi gözlü ve AB vatandaşı bir kişiyle tanışabilmek. (İNŞ CNM YHA)

5. Ne ben ne de onlar ölmeden dünya gözüyle ramştayn ve depeçmöd'ü görebilmek. Allahım şu an cidden yalvarıyorum sana. Ne olur yaşansın bu ikisi.

6. Ünlü bir yazar olmak ama Elif Şafak gibi değil.

7. Bir kenara itilmiş insanlara yardımcı olmak, hayatlarına dokunmak, onlara kol kanat germek

8. Cool sayılabilecek bir kişilik sahibi olmak (İŞTE BU İMKANSIZ)

9. Drag queenliği en azından denemek

10. Teceyi kalıcı olarak terketmek. Bunu da bu sene yapmayı planlıyorum ancak çok riskli olacak ama BEN O RİKSİ ALMAYA HAZIRIM...

11. En az kız bir ovlan ve bir köpek annesi olmak. Kızın adını Leyla\Umay, ovlanın adını Kayra\Alyoşa, köpüşün adını ise Cookie koymak. Köpüşün tercihen Labrador olması, ama ardından bir pitbull da gelmeli beh. Çok eziyolar onları.

12. Berlin ya da Amsterdam'da içine bolca güneş giren ve kafama göre dekore edebileceğim bir teras katında 4.maddedeki kişiylen yaşamak. Sonra 11. maddedeki arkadaşların da dahil olması. Aslında yer çok farketmez ama metropol denilen ucubik yerleri nedense seviyorum. İst*nbul denilen gudubet olmasın da...

13. Sevdiğim bir işte kıt kanaat geçinmeyecek şekilde bir maaşla çalışmak. Şu an ellerimi göğe doğru açtım dua ediyorum çünkü işim net Allah'a kaldı. Genel olarak geçim sıkıntısı olayını artık yaşamak istemiyorum.

14. Giyimi ve modayı kendini ifade etme yollarından biri olarak gören bir KOKOŞ olarak giysilerimle kendimi daha iyi ifade etmek yani stilimi kafamdaki gibi yaşamak ki bunun için canım ülkemi terketmem gerekiyor.

15. Daha olgun, mutlu, huzurlu, zararsız, asabiyetten uzak, tatlış ama yeri geldiğinde hakkını da arayan, artık sevdiklerini üzmeyen bir insan olmak. (bayadır deniyom, en zoru bu)

Bakalım 30-40 yaşındaki ben bu listeyi okuyunca ne düşünecek *acı gülümseme*

7 Ocak 2017 Cumartesi

Gökkuşağı keki, tırt konfeti ve ailecek yeni yıla giriş

ANLAYAN ANLARRRRRR :))))))
Aralığın sonunu cumaları istiklal marşı töreninin bitmesini bekleyen ilkokul çocuğu gibi bekliyordum zira tam final haftasından önce kendime 10 günlük bir izin vererek eve gidecek, günlerimi varoş tv programları ve aburcubur eşliğinde az önce verdiğim 7 kiloyu alarak geçirecektim, arada bir de yılbaşı olacaktı evet. Aynen öyle de oldu, öküzler ayılar gibi yedim, annemle ve televizyonla bol bol hasret giderdik, yılbaşının gelişine yakın da evdeki geleneksel yılbaşı kutlamamız için harekete geçtim, asıl amacım gökkuşağı pastası yapmaktı ve bu amaca ulaşmak için karlı bir Bursa akşamında açken sokak sokak dolaşmak zorunda kaldım, mavi ve dolayısıyla caağnım mor dışında her rengi buldum (gri bilem vardı) ve 25 tale ödedim, ama rezilliğim tabii ki burda bitmedi...

Tüm malzemeler hazırdı ve 31 aralık günü daha kahvaltı etmeden 2 tane eti wanted mini girmiş midemle gökkuşağı pasta yapmaya kalkıştım. Yumurtanın sarılarıyla beyazını ayırdım, ok. Kek harcını 6 farklı renge ayırdım (yeşil, sarı, turuncu, kırmızı, pembe, daha açık pembe shdkshd), o da ok. Yağlanmış kaba ilk harcı döktüm. Kaptan çıkmadı pezemek kek. Spatulayla derisini kazıdım ama çıkmadı. Yılmadım, bir daha denedim. İkincisinde de aynı hüsranı yaşadıktan ve mutfağı cehenneme çevirdikten sonra "BAŞLARIM LAN KEKİNEEEEE" diye cinnet geçirip geri kalan kek harcını da gıda boyalarını da attım. Bulaşık çıkmasın diye tavuk döner söyledim. Bulaşıkları yıkadıktan ve tavuk döneri mideye indirdikten sonra gelenek olarak 2014'ten beri canım aileme saygımla bir yılbaşı keki yaptığım için yılgınlığıma son vererek içinde sadece çikolata ve yumurta olan bir tarifi yapmaya karar verdim. Bu sefer modum süperdi, fonda Top 250 Eurovision şarkıları çalıyordu, sadece çikolatayı eritirken sarılarlan beyazları ayırdım, beyazları mikserde hızlı devirde karıştırınca pufpuf oluyo ya, işte o keke şeklini veriyo, ondan sadece iki malzeme yetiyo skdhskhdj neyse kekim başarılı oldu. Daha önceden aldığım ancak evdeki hain dış mihraklar tarafından yarısı yenilen M&M şekerlerle de üstüne tasarım harikası bir süsleme yaptım. 2016'nın bitişine yakışacak kekim hazırdı.
AL KEK. YERSİN.

 Biraz yan gelip yattım sonra baktım misafirlerimiz (yani DAYIMLAR) gelecek dedim süsleneyim. Yine 25 tale verdiğim ama bu sefer üzülmediğim SİMLİ pantolonum ve kaş kalemli kontürlü makyajımla ailenin bülent ersoyu olarak misafirlerimi karşıladım. Yengem şok'tan oğulcaazına araba (çaktırmadan bize verdi biz de ona noel babadan diye verdik), küçük yeğenine yani teyzemin oğlu olacak hırta star wars kupası, bana ise modern PATİK almıştı. Tabii ki çok sevindim zira İzmir'in soğuğunu ve o soğuğun yarattığı hastalıkları anca yaşayan bilir... Onur konuğumuz ananem, dayım, yengem, annem, öküz sevgilisi ve dayımın 5 yaşındaki oğluyla girdim yeni yıla, yani en çok istediğim insanlarla (teyzemin oğlu 10 gibi kaçtı sjdsjdh). Başlıktaki iki şeyi açıkladım ama birini unuttum, anneminki eve giderken bi tane tırt konfeti almış, hani uzun boru gibi bi şeyi açıyosun konfeti patlıyo ya o, küçük kuzenimin de çok dikkatini çekti, hatta o kadar dikkatini çekti ki birer saat aralıklarla NE ZAMAN KONFETİ PATLATÇAZ ABLA diye sordu. Bu arada belirtmeme gerek var mı bilmiyorum ama 2016'nın son gününde çocuk baktım, dayımın oğlu en hafif tabirle yapışkan bir arkadaş, kendi kendine oynamasını teklif ettiğinde "niye" diyecek kadar hem de. Çok şirin olduğu için aileden biri ilgileniyo ve eğer ben varsam, o kişi %110 ben oluyorum. Beni gördüğü an çocuk dünyanın geri kalanıyla ilgilenmiyor ve hayır istediği her şeyi yaptırmıyorum, hatta bazen zorla odasını filan toplatıyorum benim hatalarımı o yapmasın temiz 1 birey olsun diye... Seviyoruz birbirimizi evet.


Saatler 12'ye geldi, ben keki hazırladım, mum filan almayı unuttum tabii ki çünkü malım. O sırada anneminki zavallı konfetiyi hazırladı, evde bağıra bağıra son saniyeleri saydık, çin malı bile olamayacak konfetimizi patlattık, evin en küçüğü delirdi, rakı sofrası olduğu için keki sadece ananem yedi, kekin üstündeki süslerin hepsini kuzenime verdiler ve çocuk hayvanlaşarak şekerleri yedi, ben de kendi payımı yedim. Pek tatlı ve güzel bir kek olmamıştı, daha çok krebe benziyordu. Bir daha yapmam bunu dedim. Geri kalan 3 dilimi ertesi gün sütle hüplettim. Sütle bile gitmedi. Yeni yıl için kurduğum hayalleri düşündüm, o sırada haber kanalında Reina'daki patlamaya denk geldik, ben zaten dün gece öğrenmiştim ama yine yeni yeniden üzüldüm, yine de umutlandım çünkü eğer bir patlamada ölmezsem 2017'nin yarısını en sevdiğim ülkelerden birinde geçirme ihtimalim vardı. Umutlarıma tutundum çünkü başka çarem yoktu.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Ne ilk ne de sonuncu patlama

Batıdayız ama bunu pek anlayamıyoruz. Yaşlılar artık şaşırmıyor, gençler ise öfkeli. Televizyonu açıyoruz, Twitter’dan faydalanıyoruz. Kan arayışlarını retweetliyoruz, Facebook’ta Cumhuriyet’in sitesinden haber paylaşıyoruz. Sevdiklerimize bir şey olmayınca rahatlıyoruz ama ölüm haberleri gecikmiyor. Protesto etmek için hashtag’ler açıyoruz, meydanlarda toplanıp korkma sönmez söylüyoruz. Balkonlarımıza gazetelerden çıkan bayrakları asıyoruz. Bazen herkes gibi biz de bulaşık yıkıyor, çamaşır asıyoruz, dizilerle kendimizi hipnotize ediyoruz. Sıradanken eski devletin büyüğü, malikanenin güzeli, zengin adamın güzel gözdesi oluyoruz.  Ama her şey hala çok kırılgan. Bir gün patlama sesi bizi günlük hayatımızdan uyandırıyor. Pencerelerden sis ve korlar akıyor, korkuyoruz, yakınlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Yanlış yerde yanlış zamanda olmanın bedelini ödeyip ödemediklerini öğrenmeye çalışırken en kötü senaryoları aklımıza getiriyoruz. Sevgililerimize ulaşamıyoruz. Çocuklarımıza ulaşamıyoruz. Ailemize ulaşamıyoruz. Arkadaşlarımıza ulaşamıyoruz. Biz kendimizi çok farklı sanıyoruz ama doğuda da batıda da hayat, iki uçurumun ortasına konulmuş incecik bir ip ve biz cambaz değiliz.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Büyüklere Masal: Glück

Hayalperest bir insan olmama rağmen nefret ettiğim 14 Şubat'a beş kala şirin mi şirin bir aşk filmine denk geldim, ama şirin derken bir The Notebook şirinliği değil yani, çok daha 'sınırda' ve tarihten uzak bir hikaye. Gerçekliğe uzak ama bir o kadar da yakın. Entelliğe başladığımı kanıtladığıma göre 2012 yapımı Glück'ü neden sevdiğimi anlatmaya başlayabilirim.

Beni filmi izlemeye ilk iten şey, geçtiği yer yani kişisel ütopyam olan Berlin oldu, ikincisi ise oyuncuları. Filmin esas kızı Irina'yı oynayan Alba Rohrwacher ve esas oğlanımız, sokak meleği Kalle rolündeki Vinzenz Kiefer (evet yakışıklıydı hadi linç edin), bana çok inandırıcı geldiler ve filmlere dikkat etmem zor olmasına rağmen beni pek konuşulmayan bu filme bağladılar. Sessiz ama film için önemli olan sahneler boyunca sonrası nasıl gelecek diye bekledim, filmin konusuYeşilçam seviyesine çok kolay inebilecek olmasına rağmen savaştan kaçıp Berlin'de kaçak olarak seks işçiliği yapan Irina ve sokaklarda köpeği Byron'la yaşayan punk Kalle'nin hikayesi çok değişik bir şekilde tatlıya bağlandı, muhtemelen sadece filmlerde olabilecek bir şekilde, ama bazen buna da ihtiyacı oluyor insanın. Bir önceki film eleştirimde Mustang'den sözederken filmin gerçekçilikten uzak olmasından şikayet etmiştim, ancak gerçekçilikten uzak olmak Glück için bir sorun değil, bir avantaj olmuş.

Glück sert gerçeklerle masalsılığı birbirine karıştırmış, romantik bir film, sevmeniz için mantıklı kısmınızı bir süre kapatmanız gerekiyor ki bir insanın, zorunda kaldığında sevgilisi için bir adamı ekmek kesiciyle keseceğine inanabilin. Eğer malum gün için romantik ama alışılmışın dışında bir film arıyorsanız, seks işçisi kızla punk oğlanın salıncakta sallanıp restoranların saksılarından laleler koparmasını, ve ballı ekmek yerken eskiden yaşadıklarını anımsamalarını izleyin. 

15 Ocak 2016 Cuma

Bir Mustang Eleştirisi

bu blog bundan sonra sadece film eleştirileri içerecek gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var
Fransa'nın Oscar adayı olduktan sonra Mustang'e bir bakayım dedim, ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar güzel, bu kadar gerçek bir konu yönetmenin bakış açısı tarafından harcandığı için hayal kırıklığına uğradım. Filmden önce okuduğum birkaç eleştiriyi önyargılı bulmuştum ancak film bu eleştirileri sonuna kadar hakediyor. Eğer siz de yönetmen Deniz Gamze Ergüven gibi doğduğunuz ama yaşamadığınız, sadece duyduklarınızdan yola çıkarak bir senaryo yazarsanız, Oscar adaylığına giden ilk filminiz samimiyetten uzak, absürd ve vermesi gereken etkiye zerre yaklaşamayan bir film olabilir. Benim gibi film hakkında yazılanları okumayı sevenler farkedecektir, Mustang'i Batılılar ne kadar sevdiyse Türk kültüründe büyümüş insanlar o kadar beğenmedi, çünkü film Türkiye'de Türk oyuncularla çekilmesine rağmen Türk kültüründen uzak (bu bölümden sonrası spoiler içeriyor).

Film küçücük bir Karadeniz köyünde geçiyor ve kızların en az 10 senedir bu köyde babaanneleri ve amcalarıyla yaşadıklarını varsaymamız gerekiyor. Ancak köyde yaşamaları gereken bu kızlar İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, komşularına "x hanım", onlara silah doğrultan amcaya "napıyorsun ya" diyorlar, köye geleli sanki 5 gün olmuş gibi davranıp ilk sahnede erkeklerle yüzüyorlar. Ege köyünde yaşamış biri olarak söylüyorum, orada bile dinden ayrı olarak bir muhafazakarlık vardır, kızlar ve erkekler arasında gruplaşmalar olur belli bir yaştan sonra, ki köyleri bir kenara bırakın, ben ve şehirli arkadaşlarım ortaokulda Kuşadası'na gittiğimizde havuza girmemiştik, erkekler ve hoca (evet o da erkek) giriyor diye. Bunlar marifet değil, hayatımızdan silinmesi gereken şeyler, ancak 2010lar Türkiyesinde kadınların baskılanmasını anlatan bir filmde olması gereken şeyler. Filmdeki detay eksiklikleri benim gözümde devleşti, Lale'yi oynayan kızcağız dışında hiç kimsenin doğru düzgün oynayamamasını da ekleyince koskoca Oscar adayı film benim gözümde paçavraya döndü.

Yönetmenin amacı bir belgesel çekmek değil tabii ki ancak zorlama Gezi göndermeleri (tabii ki olacaktı,tutucu bir köy evi Gezi mesajsız olur mu!) ve yerinde bulduğum televizyon sahneleri (kadınların pür dikkat dizi izlemesi, erkeklerin maç izlemesi, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarının arka planda duyulduğu sahneler) dışında filmin Türkiye'de çekildiğini hissettiren birşey yok. Zorla ev hanımı yapmaya çalışılan kızlardan biri de ben olmama rağmen film bana Nikaragua'da çekilmiş gibi duruyor, belki Türkiye'nin kırsalı da yönetmene Nikaragua kadar uzak olduğu içindir. Mustang'in başarısını ilk duyduğumda çok gururlanmış ve sevinmiştim, ancak filmi izledikten sonra çok üzüldüm çünkü film bu başarısını hak etmiyor, Fransız bakış açısıyla Türkiye'de, Türkçe film çekilmiyor, oryantalist ve yapay olunuyor.

Lale rolündeki Güneş Nezihe Şensoy'un hatrına 6\10. Umarım Oscar'ı hakeden bir film alır, bu turist balonu değil.

5 Kasım 2015 Perşembe

bir devrin sonu

REST IN PEACE
Bir televizyon kanalının arkasından blog yazısı yazmak garip gelebilir, ama benim gibi televizyonla büyümüş bir çocuksanız, bir kanal sizin için nostaljik bir değer olabilir.

Çocukluğumu 90ların sonu ve 2000lerin başında yaşadım, çoğunlukla 2000lerin başında. 2002 sonuna kadar Ege'nin küçük bir ilçesinde yaşıyordum, sonra annemin memleketi olan Bursa'ya taşındım. Hiçbir zaman sürekli sokakta oynayan çocuklardan olmamıştım, şehirdeki mahallede doğru düzgün arkadaşım olmaması bunu perçinledi. Televizyonla ve hayatımın büyük kısmını kapsayacak (ama bunu o zaman bilmediğim) yalnızlığımla ilk tanıştığım zamanlar, işte bu zamanlar oldu, ki bu zamanlar Türkiye'de karasal yayında ve Kablo Tv'de orijinal altyazılı dizi ve film yayınlayabilen Cnbc-e'nin eşsiz olduğu ve en çok beğenildiği zamana denk gelir. 2002 sonu diye başlamıştım,Türkiye'de internetin online dizi izleyecek ya da indirecek kadar yaygınlaşmadığı, televizyonda ise ABD ya da İngiltere menşeili dizilerin ve yabancı filmlerin dublajla verildiği yıllar, işte Cnbc-e'yi eşsiz kalan da bu. Kanal E olarak başlayan bu kanal, hafta içi 08.00-18.00 arası ekonomi kanalı işlevi görürken hafta içi 18.00-07.00 arasında ve hafta sonları tüm gün  ise zamanın batılı dizilerini orijinal dilinde ve Türkçe altyazıyla sunuyordu, bildiğim kadarıyla herhangi bir özel platformun (Digiturk v.b) desteği olmadan. O zamanların Türk televizyonundaki entrika ve varoşluğa dayalı, çoğu aptallara göre hazırlanmış programları sevmediği için kendini TV sevmez sanan bir çok kişi, Cnbc-e ile bağımlı olmuştu, benim birkaç dizi dışında hiçbir zaman TV delisi olmamış annem de dahil. Bursa'da düzenimizi oturttuktan sonra Kablo TV'de benim ilk The Simpsons görerek (7 yaşımdayım ve televizyonda akşam çizgi film görmüşüm, kaçırır mıyım) keşfettiğim, bilimkurgu, gerilim ve polisiye delisi annemin ise sonradan farkettiği bu kanal, annemin haftasonu keyfine, benim için ise bir sürü hoş anıya dönüştü. İyi de bu sadece bir kanal mı diyorsunuz? Anlatayım size.

2003 - 2005 arası ben ve ailem için sallantılı bir süreçti, annem ve babamın boşanmasıyla sonlandı, sonra da annemle az sallanmadık değil gerçi... Bu süreçte sık sık karabasan gördüm, çok hatırlarım gecenin köründe kalkıp televizyon açtığımı. 90ların erotik gece kuşaklarına son verilmişti, o saatlerde sadece eski diziler, eski filmler ya da saatlerce süren, spor aletleri hakkındaki TV reklamları verilirdi, bir de Cnbc-e altyazılı dizilerinin tekrarlarını yapar, araya sanki benim farkımdaymışçasına haftasonu öğlene kadar yayınladıkları Nickelodeon çizgifilmlerinden altyazılı bölümler koyarlardı, sabahlarsam da ödülüm 6-7 gibi çıkan Muppet Show olurdu. Kimse TV bağımlılığımı yadırgamazdı, annem beni böyle kabul etmişti, babam beni kendisi gibi yetiştirmeye çalıştıysa da başaramadı, zamanı da yoktu, ip atlayamadım, bisiklete binmeyi de öğrenemedim, sokakta bir kere futbol oynamıştım, en iyi arkadaşım erkek olduğu için, ama favori aktivitem TV izlemek ve hayal kurmaktı. TV kanalları dışında Cnbc-e'ye verdiğim özel ilgiyi ailem de anlamıştı, susmam ve olanları dinlememem için geceyarısı, 18+ etiketiyle yayınlanan Six Feet Under'ın önüne bile konmuştum, bunu çok sonradan aynı bölümü izlediğimde anladım. Cnbc-e dizilerine de arada bakardım, ama asıl favorim önceden de sözettiğim Nickelodeon kuşağıydı. O zamanın favori Nick çizgifilmleri (Nicktoons olarak da bilinirler) Rocko's Modern Life, Ren & StimpyAs Told By Ginger, Aaaah! Real Monsters, Rocket Power, Rugrats, Süngerbob Kareşort, Catdog,  Avatar ve Jimmy Neutron , mükemmel bir Türkçe dublajla haftasonları öğlene kadar ve hafta içleri ekonomi kuşağı bittikten sonra (hafta içleri genelde sadece Süngerbob yayınlanırdı, en sevilen çizgifilm olduğu için) yayınlanırdı, şanslı olan gecenin köründe altyazılı bir Ren & Stimpy ya da Süngerbob'a da denk gelebilirdi. Cnbc-e bir ara haftasonları bu kuşağa Heidi ve Vikingler'i de eklemişti, ancak sanırım beğenilmedi ve bir süre sonra kaldırıldı, ben de Heidi'nin Almanca jeneriğiyle büyümeme rağmen Heidi'yi sıkıcı bulduğumu hatırlıyorum. Zaman içinde bu kuşak da değişime uğradı tabii ki, çocuğunu TV önüne koyup etkilenince kanala saldıran Türk halkı yüzünden, biraz da eskidiklerinden Ren & Stimpy gibi absürd, daha çok büyüklere yönelik çizgifilmlerden bazıları kaldırıldı, yerlerine eğitici içerikli Kaşif Dora ve Koş Diego Koş gibi çizgifilmler getirildi, bize de sabahın yedisinde kalkınca bizden çok daha küçüklere hitap eden, direkt ABD'den alınıp apar topar dublaj yapıldığı için Türkçe'nin yanında İspanyolca öğreten (sonradan İspanyolca kısımlara İngilizce dublaj yapıldı, malum biz ikinci, öğretilen dil olarak İngilizce'yi tercih ediyoruz) Dora'yı izleyip bunalmak kaldı, neyse ki sonrasında Rocket Power çıkacaktı, 11 gibi de assolist Süngerbob... Süngerbob Kareşort'un 2000lerde çocuk ve genç olmuş insanlar üzerinde büyük bir etkisi oldu, her zaman son derece iyimser Süngerbob, aptal arkadaşı Patrick, pesimist komşusu Squidward, başka bir komşusu Teksaslı sincap Sandy ve Yengeç Burger'deki paragöz patronu Bay Yengeç'in maceraları en çok izlenilen çizgifilmler arasına girdi. Süngerbob baskılı tişörtler, kırtasiye ürünleri, çantalar ve aksesuarlar 2010lara kadar yok sattı, çocukların alması istenilen ürünlere Süngerbob koymak yetti. Süngerbob fırtınası sadece Türkiye'de olmadıysa da, Cnbc-e tarafından ilk kez ekranlara taşındı. 2008 gibi Nickelodeon'ın yeniden Kablo TV'ye gelmesi belki de Cnbc-e sayesinde oldu, kim bilir?

Çizgifilmler favorim olsa da dizilere de bakıyordum, dediğim gibi çoğunlukla bakmam gereken yaştan çok daha önce bakıyordum, ama istisnalarım vardı. Cheers, Malcolm in the Middle, Scrubs, Married with Children ve benzeri sit-comlar, annemin dizisi olmadığı akşamlar favorimdi, ama hiçbiri The Simpsons'un gönlümdeki yerine yaklaşamadı. Perşembeleri sekizde, dizi başladığında bir sevinç çığlığı atardım, Cadılar Bayramı bölümleriyle Tırmık ile Kıymık hicivleri biraz korkutsa da dizi genelde içimi bir sıcaklık kaplamasına sebep olurdu. 7 yaşımda öğretmenime The Simpsons'dan Lisa ve Bart'ın diyalogunun olduğu bir ödev vermiştim, kadıncağız onların kim olduğunu sormuştu, altyazılı dizileri muhtemelen genelde gençler izliyordu, ama bu Cnbc-e'nin popüler bir kanal olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Zaman geçti. Nick kuşağındaki çizgi filmlerin yapımına devam edilmediği için Süngerbob dışında hepsi kaldırıldı, Süngerbob da farklı bir dublajla yayınlanmaya başladı. Diziler de aynı değildi, Rtük'ten yine kapatma cezası yeme korkusuyla dizilerde sansüre gidiliyor, tütün ürünleri ve içkiler (komik de olsa) buzlanıyor, altyazılar git gide manasızlaşıyordu, çevirmenler muhtemelen bıktıklarından, mastürbasyon yerine tek başına mehtaba çıkmak filan diyorlardı. Cnbc-e, birkaç rakibi çıksa da TV'de eşsiz kaldı ancak internet oldukça gelişmişti ve sansürsüzdü, yayınlandıktan bir gün sonra çok daha anlaşılır bir altyazıyla dizi izleme sitelerinden dizileri izleyebiliyordunuz, üstelik istediğiniz zaman. Cnbc-e'nin reytingleri düştü, kanal ise genele uyma yerine özensiz kalmayı tercih etti ve en sonunda 2015 Kasım'da başka bir yayıncıya satıldı, artık hayatına TLC olarak devam edecek. Bu haber ben dahil 2000lerin başında çocukluğunu ya da gençliğini yaşamış bir çok kişiyi üzdü, artık çoğumuz Cnbc-e izlemiyorduk, ama onlar da arşivden eski Nick çizgifilmlerini çıkarmamış, Game of Thrones'u kese biçe kuş etmiş ve Süngerbob'un eski dublaj ekibini geri getirmemişlerdi.

Ama 2000lerin zamanındaki yayınlarını direkt televizyona verselerdi, izlerdik. Yaşlı ve nostaljik de hissetmezdik.

2 Ağustos 2015 Pazar

Bu Derste Diktatörlük Kuracağız - Die Welle

Okuyacağınız bu yazı 2008 yapımı Die Welle isimli filme dair spoiler'lar içermektedir. Filmi izlemediyseniz okumayınız.

Amerika'da gerçekleştirilmiş bir sosyal deneye dayanan, ayrıca kendisinden önce İngilizce bir kitap da çıkmış olan Die Welle, 60'larda yapılan deney 2008 Almanya'sında yapılsaydı olacakları anlatmaya çalışmış, anlatırken de bol bol mesaj kaygısına düşmüş bir film. Filmin ana karakteri "cool" öğretmen Rainer Wegner, rock grubu tişörtleriyle görebileceğimiz, dövmesi olan, öğrencilerinin ona adıyla hitap ettiği bir öğretmen, ta ki bir haftalık Otokrasi dersi ona denk gelinceye kadar. Filmin başlarında Anarşi dersini kendisine vermesi için dil döktüğü takım elbiseli, yaşlı meslektaşının ona yaptığı üstü kapalı "teori teoride kalsın, pratik bizim işimiz değil" uyarısını gözönüne almayan Wegner, orijinal deneydeki gibi yapacaklarının nereye gideceğini bilmeden hareket ediyor.

Dalga hareketi ilk başta zararsız başlıyor, bizde olsa hiç şaşırmayacağımız bir şekilde öğrenciler öğretmene Bay Wegner diye hitap etmeye, derste doğru düzgün oturmaya, her dersin başında ayağa kalkıp "Günaydın Bay Wegner" demeye ve söz alacakları zaman ayağa kalkmaya başlıyorlar. Sonra demokratik bir şekilde hareketin adını belirliyorlar, bir logo hazırlıyorlar. Bu sırada sınıftaki öğrencilerin gayet hızlı bir şekilde değiştiklerini izliyoruz. Klasik silik ergen tipi olan Tim'in tam bir partizan olması bizi şaşırtmazken, faşizm desek kesinlikle karşı çıkacak diğer öğrencilerin birden Dalga'yı sahiplenmesi biraz tuhaf geliyor, ama ergenlerde sürü psikolojisinin daha etkili olduğunun farkında olmak lazım filmi izlerken. Üniforma giymeye de başlayan Otokrasi sınıfı giderek daha güçleniyor, sınıfı tek terkeden balığın baştan koktuğunu anlayan Nora olurken sınıf kapasitesini dolduracak kadar çok öğrenci geliyor, hatta haftanın başında derse girmek istemeyen öğrenciler (dersin isteyerek alındığını belirteyim burada, bizdeki gibi zorunlu seçmeli değil yani) bile geri geliyor. Logo, üniforma derken en son sınıftaki tek Türk öğrenci olan Sinan(Arap asıllı Elyas M'barek tarafından canlandırılıyor) ve dadaşları Nazi selamını çokça andıran bir "Dalga selamı" da buluyor. Filmde öğrenciler cepheleşmeye başlamışken Rainer Wegner içindeki diktatörün ona yaptırdıklarını okul takımının kavgasına kadar farketmiyor, hatta ondan daha sonra asıl frene bastığı an öğrencilerden Marco'nun evine gelip Dalga'ya çekimser yaklaşan kız arkadaşına tokat attığını söylediği an oluyor. Filmin sonunda asıl deneydeki gibi öğrenciler bir salonda toplanıyor, Wegner ilk başta Hitlervari, gaza getirici bir konuşma yapıyor ve Marco'yu hedef gösteriyor, sonradan ise Dalga'nın çok ileri gittiğini, artık bittiğini söylüyor ancak asıl deneydeki gibi "sizin lideriniz ben değilim, Hitler" diyip projeksiyona Adolf Hitler'in fotoğrafını yansıtmadığı için, yani yaşı 16-19 arasında değişen tiplemelere bas bas bağırıp BAKIN BÖYLE BÖYLE NAZİ OLDUK diyemediği için, öğrenciler üzülüyor, ve film boyunca kilit karakter olan Tim, daha önceden onu korumaya çalışan bir arkadaşını öldürüyor, sonra da Bay Wegner'i öldüremeyeceğini anlayınca kendi kafasına sıkıyor. Filmden sonra telaşlandıysanız merak etmeyin, silahlar diyarı Amerika'da gerçekleşen söz konusu deneyde bile ergenlerden hiç biri kendini öldürecek kadar ileri gitmiyor.

Film çok daha derine giderek rahatsız edici ve Haneke-vari bir filme dönüşebilirmiş ancak filmin genel kitleye hitap etmesinin istendiği belli oluyor."Dalga" sınıfındakiler Avrupalı herhangi ergenler gibiler, bunu Myspace sayfası açmak istemelerinden, yaptıkları partilerden, aşk-meşk ilişkilerinden, birbirlerine isimlerinin kısaltmalarıyla hitap etmelerinden (Almanya'ya gittiğimde Louisa isimli bir kız bana, ona Lou diye seslenmemi istemişti. İsim 6 harfli be.) anlayabiliyoruz. Film Alman genç seyirci için muhtemelen fazlasıyla empati kurulabilir olmuştur, ben bile bir kaç yerinden tutabildim filmi. Bu arada Sinan, tam bir Türk tiplemesi olmuş, olaylara yaklaşımı, mesajı aldığı sahnede ailesinin gösterilmesi v.b. Film PG-13(yani 13 yaşından küçükler hariç herkesin izleyebileceği) bir film değil kesinlikle, iki tane vurulma sahnesi var sonuçta, ama sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan milenyum çocuklarının etkileneceğini sanmıyorum, zaten filmi izleyen bir çok kişi lisede ders gereği izlemiş, ben de Almanca öğretmeni olsam ben de izletirdim açıkçası, liseli gençlere en çok hitap edecek Almanca filmlerden biri olabilir. Kısacası Die Welle eğlenceli ve düşündürücü bir film, puanlasam 24 yaşında 17liği oynayan meleksi Max Riemelt için 6 üzerinden 7 verirdim.